Bu çıkarımları yapıp, bunları Türk kamuoyuna pazarlamaya çalışanlar, acaba Türk halkını aptal mı sanıyorlar? Değerli dostlar, son 15 gün içinde, İtalya’da ABD tarafından düzenlenen Amerikalı senatörlerin, AB’li milletvekillerinin ve onların deyimiyle “Atlantik’in iki tarafındaki etkinlerin” katılımıyla gerçekleştirilen bir toplantıdan başlayarak Avrupa’daki Türklerin mahalle arasında düzenlediği konuşmalara kadar, birçok oluşuma fiilen katıldım. Bu katılımım sırasında; gerek Amerikalı-Avrupalı katılımcıların söylemlerinden gerekse Almanya’da Türklere yönelik tamamen insan haklarına aykırı Alman hükümetinin girişimlerinden, net bir sonuç çıkardım: Türkiye’nin AB üyesi olması gibi bir proje yok! Evet, masada bir proje var ama bu bizim algıladığımız var olan yapı ile birleşme değil. Peki bugüne kadar böyle bir proje gerçekten oldu mu? Hiçbir zaman olmadı. Olmadı ama “Türkiye’ye bir yararı olur” noktasından olaya yaklaşarak “elimizde pazarlanabilir bir tez olsun” diyerek sesimizi çıkarmadık. Sessiz kalmaya devam edemez miyiz? Ben detayları aktarayım, sessiz kalıp kalmamaya siz karar verin. Eğer Almanya’daki Türklerin camilerine kamera konmaya teşebbüs ediliyorsa bazı eyaletlerde meclis kararı ile okul bahçelerindeki Türk çocuklarının anadilde konuşma hakkı polis zoruyla ellerinden alınıyorsa, Türkiye’nin bölünmüş-parçalanmış yeni haritaları AB’li ve ABD’li siyasetçiler, bürokratlar, gazeteciler tarafından cepte dolaştırılıp artık uluslararası toplantılarda korkmadan dile getirilebiliyorsa ve bunları görmezden gelen Türk hükümetinin bakanı hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi “AB ile ipler kopmasın” diye Rumları Kıbrıs olarak kısmi tescil etme peşinde koşuyorsa; bu millet, bu gidişe bu hükümete rağmen “dur” deme noktasına gelir. Daha da açık söylemek gerekirse; Abdullah Gül’ün Brüksel’e gidip “makro veya mikro” yeni bir planı kabul etmesi “Rumlara geçici formüllerle limanları” açma yolunda adımlar atması Türk halkı için hiçbir şey ifade etmez. İstanbul yönetimi “her türlü anlaşmaya” imza atar, Samsun’a çıkanlar arkasına Türk halkını da alarak, gerektiğinde o imzayı tanımazlar. Aynısı daha önce de olmadı mı? Değerli dostlar, bazen "Acaba iyi niyetliler de biz mi yanlış anlıyoruz" diyerek şüpheye düştüğüm dönemler oldu. Ama son bir yılda özellikle uluslararası toplantılara bizzat katıldığım süreçte, böyle bir şüphe kesinlikle aklımın köşesinde dahi kalmadı. AB ve ABD’nin niyetinin; var olan Türkiye Cumhuriyeti’ni AB’ye üye etmek olmadığını, amacın Türkiye’yi kalıba dökerek bölgede yeni bir proje ile ilerlemek olduğunu net bir şekilde anladım. Bunu yaparken, yani bizi ameliyat ederken kullandıkları “narkoz” da Türkiye’nin AB üyeliği. Daha değişik bir benzetmeyle suda yavaş yavaş kaynayan kurbağa dinamiği. Fransa üyeliğe onay verir mi Tesadüfe bakın ki, bir toplantıya gidiyoruz, oraya gelen ABD’nin en büyük gazetesinin Bağdat muhabiri ile ABD’nin en büyük eyaletlerinden birinin senatörü aynı cümlelerle ilk önce “Irak ve Türkiye Kürdistanı” ifadesini kullanıyorlar, daha sonra “serbest Kürdistan projesinden” bahsediyorlar. Tesadüfe bakın ki, ABD’de askeri bir dergide yayımlanan harita da aynı. Tesadüfe bakın ki AB’li parlamenter de aynı duygulara ve bilgilere sahip. Tesadüfe bakın ki Fransa, “Türkler Ermenileri katletti” yasası çıkarıyor, aynı yasa daha da genişletilerek, hatta Süryaniler de eklenerek, Hollanda meclisinde sırada bekliyor. Tesadüfe bakın ki; Almanya, Türk çocuklarının anaokullarını basarak anadilde konuşmalarını engelliyor. Tesadüfe bakın ki; bütün bunlar olurken “Türkler katliam yaptı” diyen adam Nobel alıyor. Daha da büyük tesadüfe bakın ki; Fransa’da yasa geçtikten bir saat sonra bu ödül açıklanıyor ve Fransız TV’leri “Doğruyu yaptık, 'Türkler katliam yaptı' diyen Türk yazara Nobel geldi, Nobel ödüllü yazarları bile bize hak veriyor” diye yayına geçiyorlar. Bu noktada bir not ileteyim: Ben çok karamsarım farz edelim ki; Türkiye bütün süreci tamamladı ve son aşamaya gelindi. Bu noktada üyeliğimiz, üye ülkelerin parlamentolarında oylanacak. Yani “Türkiye katildir” yasasını geçiren Fransız parlamentosu, Türkiye’nin üyeliğine onay verecek! Sonuç 1: Avrupa Birliği projesini “pazarlayabileceğimiz” bir tez olarak ele alıp, “gerçek olmadığını bilip, ona göre davrandığımız sürece devam ettirelim” tezini daha önce sizlerle paylaştım. Hiçbir adım atmadan pazarlamaya devam edebiliyorsak, bu tez hâlâ geçerli olabilir. Yalnız iş artık Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarından vazgeçme noktasına gelmeye başladıysa, Rumlar “Kıbrıs” olarak tescil yoluna girdiyse ve en önemlisi hükümetin “taviz verir” yapısı yüzünden Türk devleti eğildikçe, bırakın üyeliği, AB, oradaki varlığımızı dahi “asimile” etme cüretine kadar işi vardırıyorsa; bu işi bitirme, koparma, “Avrupa’ya yürrü” deme zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir. Sonuç 2: Avrupa Birliği üyeliği diye bir şey yok. Hiç de olmadı. Olmayan bir şey ancak olmayanların “fedakârlık” diye masaya konarak pazarlanması ile devam ettirilebilir. Bu hükümet olmayan için olanı vererek yıllarca emek, kan ve gözyaşıyla kazandıklarımızı masaya koyarak, yola devam etmeye çalışıyor. Son söz: Türkiye’nin AB üyeliği “karanlık bir odada kara kedi aramaktan” ibaret. Bir de kara kedi olmayınca, işler daha da zor.
(Yiğit Bulut'un 17.10.06 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanan yazısı)
Abdullah Gül’ün “troyka temasları”yla ilgili yapılan TV yorumlarını dinleyip, yazılan yazıları okuyunca, kendi kendime soruyorum: Acaba bende algılama zorluğu mu var?
Neymiş efendim; yol kazası olmasın diye ara formüller bulunmuş, iki tarafı da mutlu edecek çözümler ortaya konmuş, tren raydan çıkmadan bu seneyi de atlatacakmış!
Etiketler genel