(internethaber.com, 27/07/07)
DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, 22 Temmuz seçimlerinde solun sınıfta kalmasını değerlendirdi.
Zeki Sezer'in tespitleri şöyle;
-"İnsanın karnı açken laiklikle oy isteyemezsiniz."
-"Kendini solda gören, laik diye niteleyen bazı kesimler, azıcık dindar insanlardan solcu olamaz diye uzak durdular."
-Solda olduğunu iddia eden kesim seçkinci davranarak, inançlara saygı konusunda yeterince hassas değilmiş gibi bir görüntü verdi.
-Biz birbirimizle kavga etmekten, sağa karşın etkin mücadele vermeye zaman bulamadık. En büyük hatalarımızdan biri budur.
Etiketler Not Defteri
(Hürriyet, 19 Temmuz)
Genelkurmay Başkanlığı, PKK’nın kullandığı silah ve patlayıcıları ülke ülke belirledi. Bunlar arasında Amerika’dan Almanya’ya, Çin’den İtalya’ya kadar her ülkenin silah ve patlayıcısı var. Son dönemlerde PKK, kaynağının belli olmaması için silahların seri numaralarını siliyor.
Hafif silahların çoğunluğu başta Rusya olmak üzere eski doğu bloku ülkeleri ve Çin menşeili. Bir kısım silahlar ise Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, ABD gibi ülkeler tarafından üretildikten sonra, doğrudan veya dolaylı yollarla terör örgütlerine aktarılıyor. Arazide yeri tespit edilen ve emniyet gerekçesiyle yerinde imha edilen mayınlardan büyük çoğunluğunu ise İtalyan menşeili olduğu anlaşılıyor...
Etiketler Not Defteri
Sovyetler Birliği
Sovyetler Birliği'nin Dünya Savaşı sırasında yürüttüğü çalışmalara dair belgeler daha çok yıkılışından sonra ortaya çıktı. Bu dökümanlar sayesinde Sovyet projesinin önemli ayrıntılarına ulaşılırken, çalışmalara katılanlar, proje şehirleri hakkında bilgiler elde edildi.
Sovyetler'de nükleer fiziğe olan ilgi 1932 yılında gerçekleşen pek çok önemli oalydan sonra arttı. (nötron ve pozitronun bulunması, ilk 'cyclotron'un yapılması) Ancak ülke çapında konuya yeterince ilgi gösterildiğini söyleyemeyiz. Daha çok teorik çalışmalar gerektiren, kısa vadede somut neticeler üretmeyen bir bilim alanına yöneliş pek popüler değildi. Çünkü mevcut rejim gereği Sovyet Endüstri ve ekonomisini kısa sürede geliştirip kalkındıracak çalışmalara ihtiyaç vardı. Devletin de fazla teorik bulduğu ve pratik olarak değerlendirmediği çalışmalara destek vermemesi sonucunda nükleer fizik alanındaki çalışmalar yeterince çeşitlenemedi.
Ancak 1939 yılında Alman fizikçilerinin çalışmalarının sonucu, tüm dünyada olduğu gibi Sovyetler'de de yankı buldu. Uranyum çekirdeğinin parçalanması sonucu çok büyük bir enerji açığa çıkıyordu. Bu bilginin heyecanı içerisinde Sovyetler'de de pek çok fizikçi alanını değiştirerek nükleer fiziğe yöneldi. Bu aşamadan sonra konuya olan ilginin görece arttığını söyleyebiliriz.
Sovyet araştırmaları pek hızlı ilerlemiyordu, devletin de net ve açık bir desteği söz konusu değildi. Yine de birtakım sonuçlara ulaşıldı; 1940 yılında Yakov Frenkel füzyon konusundaki teorik çalışmasını açıkladı, her çekirdek parçalanması esnasında salınan nötron sayısı belirlendi.
1941 yazında Hitler'in Sovyetler'e saldırması ülkeyi iyice zor duruma düşürdü ve cepheleri kendi topraklarında kurmak zorundsa kalan Sovyetler'de bu savaş, nükleer çalışmaları oldukça etkileyecekti.
1942 Nisan'ında Joseph Stalin'e gelen bir mektup ise devletin konuya olan ilgisinin bir anda değişmesine ve olayı ciddiyet ile ele almalarına sebep oldu. Mektubu yazan fizikçi Georgii Flerov idi ve dikkat çektiği nokta 1939'da nükleer füzyonun bulunmasının ardından Amerikan, İngiliz ve Alman fizik dergilerinde konuyla alakalı hiçbir makale yayınlanmamış olmasıydı. Oldukça garip olan bu durum karşı tarafın mevzu bahis konuda bir takım gizli araştırmalara girmiş olabileceğini gösteriyordu. Bu bilginin ardından Stalin, Almanya'ya karşı kendi topraklarında yürüttüğü mücadeleye ve savaşın ülke ekonumisine olan etkisine rağmen çalışmalara başlanmasını istedi. Ayrıca diğer ülkelerin yürüttükleri araştırmalarda hangi aşamada olduklarının öğrenilmesi amacıyla casusluk faaliyetleri de hız kazandı.
Devletin ciddiyetle ele aldığı ve destek verdiği projenin başına Beria getirildi ve projenin bilim sorumlusu olarak da Igor Kurchatov atandı. Moskova yakınlarında da çalışmaların tek elden yürütülmesi için araştırma üssü kuruldu.
1943 yılına gelindiğinde Kurchatov planını açıklıyordu, ilk önce reaktör inşa edilecekti, ve ardından atom bombası yapılacaktı. (Henüz ellerinde neredeyse hiç uranyum yoktu ve plutonyum'un da kullanılabileceğinden habersizdiler. Böylesine umutsuz başlıyordu Sovyet projesi. )
Projeye geç başlamalarına ve konu ile alakalı fazla bilgiye sahip olmamalarına rağmen Sovyetler, başka bir alanda yeterince iyi olmalarının meyvelerini kısa sürede toplamaya başladılar. 1943 yılında Kurchatov yol haritasını çizdiğinde henüz yeterince derin bilgilere sahip olmamalarına rağmen diğer ülkelerde yürüttükleri casusluk faaliyetleri neticesinde önemli ayrıntılara ulaştılar. Mart 1943 de İngiliz çalışmalarının bilgilerini ele geçiren Sovyet casusları, bu bilgileri Moskova'ya ulaştırdıklarında artık Kurchatov pek çok şeyden haberdar idi, plutonyum'un kullanılabileceği bilgisine dahi sahiptiler. Bununla da yetinmeyen Sovyet casusları, Temmuz ayına kadar Amerika'dan ulaşan bilgiler ışığında orada yapılmış olan nükleer reaktör hakkında da pek çok bilgi ele geçirdiler.
1943 yılının sonlarına doğru Sovyetler, Amerika'daki nükleer araştırmalar amacıyla oluşturulan "Manhattan Projesi"ne çok önemli bir bilim adamını dahil etmeyi başardı, Klaus Fuchs. Amerika'daki projede Avrupa'dan göçen pek çok bilim adamı yer almaktaydı, politik baskılar nedeniyle Birleşik Devletler'e giden bilim adamları arasına Klaus Fuchs da katıldı, Manhattan Projesi'ne dahil oldu ve elde ettiği bilgileri Moskova'ya, Kurchatov'a ulaştırdı. Sovyetler'in projeye dahil etmeyi başardığı pek çok ajanı daha vardı fakat Fuchs, araştırmalarda önemli bir yere sahip oldu ve çık kıymetli bilgiler ele geçirdi.
1944 Ağustos’unda Klaus Fuchs, Amerikan projesinin kritik bir aşamasına dahil olmayı başardı ve Los Alamos’a gitti. Burada yürütülmekte olan plotunyum bombası çalışmalarında bazı sorunlar yaşanmaktaydı ve Fuchs, bombanın dizaynı aşamasında ele geçirdiği bilgileri Sovyetler’e ulaştırarak Moskova’daki projeye kritik bir katkıda bulundu.
Beria ve Kurchatov önderliğinde sürdürülmekte olan Sovyet nükleer çalışma grubunun bilgi açısından bir sıkıntısı olmamasına rağmen hammadde konusunda ciddi sorunlar yaşamaktaydılar. Uranyum yoktu zaten ellerinde, bununla beraber sahip oldukları uranyum yataklarını bilmiyorlardı, ülkenin içerisinde bulunduğu savaş durumu nedeni ile (Almanlar Kafkaslar’a ulaşmıştı, Moskova neredeyse düşecekti) sahip oldukları kaynakları da araştıramıyorlardı, kaynağı bulsalar bile değerlendirip uranyum çıkarmak zor işti. (Bu alandaki çalışmalarını yoğunlaştıran Sovyetler, savaşın ardından daha önceden tespit ettiği yatakları değerlendirdi ve belirli ölçüde bu sıkıntı aşıldı ve genellikle bu madenlerde düzeni beğenmeyen karşıt görüşlüler ile politik mahkumlar çalıştırılacaklardı.)
Çalışmalarını beraber yürtmekte olan Amerika ve Britanya, diğer müttefikleri Sovyetlerin çalışmalarından haberdar mıydılar veya hangi aşamada olduklarını biliyorlar mıydı, kesin bir bilgi yok, ancak bu iki müttefik ülke diğer müttefik Sovyetler’e karşı cephe almaya başladılar. 1944 yılında (Eylül) Roosvelt ve Churchill sahip oldukları bilgilerin Sovyetlerin eline geçmemesi amacıyla ortak hareket etme yönünde gizli bir anlaşma imzaladılar. Böylece müttefik gözüken ve ortak bir düşmana karşı mücadele edenler arasında da bölünme başlamıştı.
1945 yılında Alman panzerleri işgal ettikleri toprakları batıdan Amerika önderliğindeki güçlere, doğudan sovyet askerlerine bırakarak çekilirken, müttefikler arasındaki kutuplaşmanın bir örneğide burada yaşanıyordu. Nisan ayının sonunda berlin düşerken Hitler’in sahip olduğu uranyum kaynaklarını yağmalama mücadelesi sonucunda Amerikalılar 1100 ton, sovyetler ise 130 ton uranyum ele geçiriyorlardı. Zaten uranyum açısından sıkıntıda bulunan Sovyetler için bu kaynak yürütülen çalışmalara ilaç gibi geldi. İlk nükleer reaktörlerinde bu uranyumu kullancaklardı.
Sovyetlerin Los Alamos’daki ajanlarından ise Moskova’ya bilgi akmaya devam ediyordu ve 1945 yazına gelindiğinde Kurchatov, okyanusun diğer tarafının kendilerinden çok önde olduğunu anlamıştı. Henüz nükleer reaktörü bile yapamamışlardı ancak Amerikalılar bunu 42’de başarmışlardı. Şimdi ise onların bombaya çok yakın olduklarını biliyordu. Mayıs ayında Kurchatov Stalin’e bunu bildirdi. Moskova’nın projesi diğerlerine göre çok geride kalmıştı ve çalışmalara verilen desteğin artması gerekiyordu. Lakin Stalin bu isteğe sessiz kaldı, net bir cevap vermedi. Bu tavrının sebebi ise ajanlar yoluyla elde edilen bilginin güvensizliğiydi. Amerika’daki çalışmaların bu kadar ileri olmasına ihtimal vermiyordu ya da casusların karşı tarafa çalıştıklarını ve Amerikan propagandası yaptıklarını düşünüyordu belkide.
Moskova’ya bilgi akışıise yine devam ediyordu, karşı tarafın yaptığı bombanın detaylı tasvirleri ulaşmıştı ellerine, hatta ilk deneyin yapılacağı günün tahmini bile yer almaktaydı raporda. Ancak Stalin’in projeye açık destek vermesi için başka bir şey gerekiyordu.
7 Ağustos’da Amerika’nın koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen Japonya’ya atom bombası atması olayın rengini bir anda değiştirdi. Amerikanların böylesine yıkıcı bir silaha sahip olduğunu gören Stalin’in çok sinirlendiği söylenir. Stalin, aynı gün 7 Ağustos’da Beria’yı geniş yetkiler ile donattı ve çalışma grubuna “en kısa sürede ve maliyetine aldırmadan” bu teknolojiye ulaşılması emrini verdi. Ayrıca istihbarat başkanına şu direktifi veriyordu “atom bombası ile ilgili belgesel metaryelleri ele geçirmek üzere örgütlenmek için gerekli tedbirleri alın, Teknik süreç, çizimler, hesaplar.”
İlerleyen dönemde Stalin fizikçiler ile görüşüp her türlü desteği esirgemeyeceği sözünü verdi. Bilim adamlarının maaşları oldukça yükseltildi, proje için gereken hammadde sağlandı ve ayrıca Kurchatov’a, inşaası devam eden reaktöre yakın bir ev sağlandı.
1946 Nisan’ınında Sarov kenti, yeni araştırmalar için merkez olarak seçildi. Soğuk savaş döneminde haritalardan silinen bu gizli kentin adı da Arzamas – 16 olarak değiştiriliyordu. (Ya da diğer adıyla Amerikalıların Los Alamos’una karşılık Los Arzamas...)
Nükleer silah çalışmalarını hızla sürdüren proje ekibinde bazı uzlaşmazlıklar da görülmekteydi. Bir görüşe göre Sovyetler kendi orjinal bombalarını yapmalıydılar, diğerlerinin bombasını taklit etmek yersizdi. Fakat Beria, Amerikan bombasının bire bir kopyasının yapılması taraftarıydı, ellerinde bombanın ayrıntılı tasviri vardı, karşı tarafın sahip olduğu bilgilerin neredeyse tamamına erişmişlerdi ve bu, arzulanan bomba için en emin ve kısa yoldu. Sonuçta da Amerikan bombasının bire bir yapılmasında karar kılındı. (Sovyetler de o dönem gerçekten ilginçti, zira görelilik ve kuantum fiziğinin komunist ideolojiye uygun olup olmadığı bile sorgulanmıştı.)
Çalışmaları tartışmalarla beraber sürdüren Sovyet fizkçiler, 1946 sonunda Amerikalılarınkine çok benzer olan ilk nükleer reaktörlerini yaptılar ve son viteste araştırmalarına devam ettiler.
29 Ağustos 1949, “ilk şimşek” adını verdikleri Nükleer denemede Sovyetler, ilk atom bombalarını başarılı bir şekilde kullandılar ve dünyaya, bu teknolojiye eriştiklerini göstermeye çalıştılar. Bu çaba, bombaya verilen isimde de görülebilir; RDS-1. Bu harflerin rastgele ve anlamsız olabileceği ihtimaliyle beraber farklı yorumlar da yapıldı. Harflere yüklenen anlamlardan biri “Reaktivnyi Duigatel Stalina” yani Stalin’in roket motoru, ya da daha ironik olanı; Russia Does It Alone!” yani Rusya tek başına yapar! Sovyetler geç başladıkları araştırmalar sonucunda Atom bombasını gerçekten “tek başına” yapmıştı...
(kaynakça, tüm yazı dizisinin sonunda gösterilecektir.)
Etiketler Tarih