Aradan o kadar çok zaman geçti ki, hesaplayamıyorum ne kadar oldu bu bloga yazı yazmayalı... Ama gerçekten çok uzun zaman geçti aradan, bunun da farklı nedenleri var tabi ki, genelde blog dışı uğraşlar olarak tanımlayabileceğimiz faaliyetler, oldukça çok zamanımı tüketti. Bunun dışında da yeni gelişmeler oldu, fakat bu yazınında belirteceği üzere artık yeniden yazılara başlıyorum.
En son yazıyı gönderdiğim tarih olarak Haziran ayı sonu gözüküyor, ondan sonra pek fazla birşey olmamış blogda... Peki neler oldu bu kadar zamanda?
Pek çok şey oldu :) Öncelikle yazılara ara vermeye başladığım dönemde (Mayıs sonu) finaller ile vakit kaybediyordum. Zorlu geçen finallerin ardından dersleri birer birer vermiş olmanın rahatlığını yaşadım. (Bu yaşta hala dersler ile uğraşıyor olmak... gerçi ben ömrüm boyunca dersler ile uğraşacağım :) )
Finallerin bitiminin ardından Almanya için vize bekledim stresli bir şekilde. Zaten oldum olası formalitelerden hoşlanmam, prosedürleri sevmem, evrak işleri ile uğraşmaktan haz etmem, (kim eder ki?) stresli bir şekilde bu dönemi atlattıktan sonra Almanya- Hamburg'a gidebildim.
Yeğenlerimin sünnet düğünlerine gitmiştim. Aslında yazılacak çok şey var ancak Haziran sonu - Temmuz başı olayları gibi "bayat" haberleri yazmak istemiyorum, aslında bunları o zaman yazabilirdim ama... Neyse...
Almanya konusunda kısaca söyleyebileceğim şey ise, oranın insanlarının bizden çok daha ileri bir medeniyet seviyesine erişmiş olmaları.
Hamburg'dan döndükten sonra ise uzun zamandır hayata geçirmek için çalıştığım bir site projesine başlayabildim, www.haberinyok.com. Temmuz ortalarında çalışmalara başladım, halen devam ediyorum. Ve çok daha uzun bir süre de devam edecek.
Aslında pek çok aksilik var site ile ilgili, ama bunların da zamanla aşılacağına inanıyorum.
Ağustus ortası ise bir dershane de öğretmen olarak işe başladım ancak burada "gördüğüm" ve "yaşadığım" kötü (bana göre kötü) şeylerden sonra ayrılmaya karar verdim.
Bu dershane tecrübesi bana çok şeyler düşündürttü, sanırım herkesin hayatında en az bir kere böyle bir dönem olur, hayatın anlamı üzerine düşünürsünüz, kendinize derin felsefi sorular yönelterek bir cevap arayışına girersiniz.
Bir cevap bulmak veya bulmamak değildir esas mesele, sorular sorabilmektir önemli olan. O günlerden başlayan bu sorular silsilesi hiç gitmedi aslında, hala sorguluyorum ve böyle de devam edecek galiba...
Bu önemli dershane tecrübesinin ardından başka bir site ile yeni bir kapı açmaya çalıştım; www.ozeldersfizik.com . Pek tutmadı, oldukça para yatırdığımız google reklamlarına rağmen...
Okul başlayıp devam ederken ben haberinyok.com'u beta aşamasına geçirdim ve yeni teknolojiler öğrenmeye başladım. PHP5'i en sonunda öğrenme şansı yakalayabildim, PHP güvenliği konusunda kendimi geliştirdim, Şu anda Javascript-HTML DOM üzerine çalışıyorum ancak hiç bir şekilde planladığım gibi gitmiyor. Gerçekten bir plan yapıp, planınızı takip etmek zor.
Bunlarla beraber başka siteleri de faaliyete sokmak için çalışıyorum şu günlerde, gencsimurg.co.nr ve fusunsahin.com . Bu siteler de bitti sayılır ve en kısa sürede faaliyete geçecekler. Gencsimurg sitesinde yazılarımı bir araya toplamayı düşünüyorum, diğer site ise benim için çok önemli olan Füsun için yaptığım bir site :)
Ve bu koşuşturmalar ve uğraşların ardındansıra geldi bloglara. Yeni bir şeyler gerekiyordu, bir şeyden sıkılmaya başladığınızda olaya yaratıcılık katmanız gerekiyor, ben de öyle yaptım ve yazılarıma üç ayrı blogda devam edeceğim.
Engisa.blogspot.com
Bu sitede kendimle ilgili yazılar yazmayı planlıyorum, benimle ilgili, düşündüklerimle ilgili, serbest bir site olacak yani, eleştirel :) Şiirler, yorumlar, düşünceler, alıntılar...
gundemedair.blogspot.com
Gündeme dair düşüncelerimi, değerlendirmelerimi ise bu sitede yazmayı planlıyorum. Gündemdeki olaylara kendi yorumum...
tarihnotları.blogspot.com
Geri Sayım yazı dizisiyle başladığım bir kategoriyi, bu sitede devam ettirmeyi düşünüyorum. Tarihle ilgili yazılar, tarihten notlar...
Evet aradan geçen bunca zamana rağmen, yeni bir başlangıç yapma şansı yakalabildiğim için mutlu ve heyecanlıyım, umarım güzel yazılar yazma fırsatı yakalarım ve devamını getirebilirim.
Haydi, kolay gele...
Etiketler ben
(internethaber.com, 27/07/07)
DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, 22 Temmuz seçimlerinde solun sınıfta kalmasını değerlendirdi.
Zeki Sezer'in tespitleri şöyle;
-"İnsanın karnı açken laiklikle oy isteyemezsiniz."
-"Kendini solda gören, laik diye niteleyen bazı kesimler, azıcık dindar insanlardan solcu olamaz diye uzak durdular."
-Solda olduğunu iddia eden kesim seçkinci davranarak, inançlara saygı konusunda yeterince hassas değilmiş gibi bir görüntü verdi.
-Biz birbirimizle kavga etmekten, sağa karşın etkin mücadele vermeye zaman bulamadık. En büyük hatalarımızdan biri budur.
Etiketler Not Defteri
(Hürriyet, 19 Temmuz)
Genelkurmay Başkanlığı, PKK’nın kullandığı silah ve patlayıcıları ülke ülke belirledi. Bunlar arasında Amerika’dan Almanya’ya, Çin’den İtalya’ya kadar her ülkenin silah ve patlayıcısı var. Son dönemlerde PKK, kaynağının belli olmaması için silahların seri numaralarını siliyor.
Hafif silahların çoğunluğu başta Rusya olmak üzere eski doğu bloku ülkeleri ve Çin menşeili. Bir kısım silahlar ise Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, ABD gibi ülkeler tarafından üretildikten sonra, doğrudan veya dolaylı yollarla terör örgütlerine aktarılıyor. Arazide yeri tespit edilen ve emniyet gerekçesiyle yerinde imha edilen mayınlardan büyük çoğunluğunu ise İtalyan menşeili olduğu anlaşılıyor...
Etiketler Not Defteri
Sovyetler Birliği
Sovyetler Birliği'nin Dünya Savaşı sırasında yürüttüğü çalışmalara dair belgeler daha çok yıkılışından sonra ortaya çıktı. Bu dökümanlar sayesinde Sovyet projesinin önemli ayrıntılarına ulaşılırken, çalışmalara katılanlar, proje şehirleri hakkında bilgiler elde edildi.
Sovyetler'de nükleer fiziğe olan ilgi 1932 yılında gerçekleşen pek çok önemli oalydan sonra arttı. (nötron ve pozitronun bulunması, ilk 'cyclotron'un yapılması) Ancak ülke çapında konuya yeterince ilgi gösterildiğini söyleyemeyiz. Daha çok teorik çalışmalar gerektiren, kısa vadede somut neticeler üretmeyen bir bilim alanına yöneliş pek popüler değildi. Çünkü mevcut rejim gereği Sovyet Endüstri ve ekonomisini kısa sürede geliştirip kalkındıracak çalışmalara ihtiyaç vardı. Devletin de fazla teorik bulduğu ve pratik olarak değerlendirmediği çalışmalara destek vermemesi sonucunda nükleer fizik alanındaki çalışmalar yeterince çeşitlenemedi.
Ancak 1939 yılında Alman fizikçilerinin çalışmalarının sonucu, tüm dünyada olduğu gibi Sovyetler'de de yankı buldu. Uranyum çekirdeğinin parçalanması sonucu çok büyük bir enerji açığa çıkıyordu. Bu bilginin heyecanı içerisinde Sovyetler'de de pek çok fizikçi alanını değiştirerek nükleer fiziğe yöneldi. Bu aşamadan sonra konuya olan ilginin görece arttığını söyleyebiliriz.
Sovyet araştırmaları pek hızlı ilerlemiyordu, devletin de net ve açık bir desteği söz konusu değildi. Yine de birtakım sonuçlara ulaşıldı; 1940 yılında Yakov Frenkel füzyon konusundaki teorik çalışmasını açıkladı, her çekirdek parçalanması esnasında salınan nötron sayısı belirlendi.
1941 yazında Hitler'in Sovyetler'e saldırması ülkeyi iyice zor duruma düşürdü ve cepheleri kendi topraklarında kurmak zorundsa kalan Sovyetler'de bu savaş, nükleer çalışmaları oldukça etkileyecekti.
1942 Nisan'ında Joseph Stalin'e gelen bir mektup ise devletin konuya olan ilgisinin bir anda değişmesine ve olayı ciddiyet ile ele almalarına sebep oldu. Mektubu yazan fizikçi Georgii Flerov idi ve dikkat çektiği nokta 1939'da nükleer füzyonun bulunmasının ardından Amerikan, İngiliz ve Alman fizik dergilerinde konuyla alakalı hiçbir makale yayınlanmamış olmasıydı. Oldukça garip olan bu durum karşı tarafın mevzu bahis konuda bir takım gizli araştırmalara girmiş olabileceğini gösteriyordu. Bu bilginin ardından Stalin, Almanya'ya karşı kendi topraklarında yürüttüğü mücadeleye ve savaşın ülke ekonumisine olan etkisine rağmen çalışmalara başlanmasını istedi. Ayrıca diğer ülkelerin yürüttükleri araştırmalarda hangi aşamada olduklarının öğrenilmesi amacıyla casusluk faaliyetleri de hız kazandı.
Devletin ciddiyetle ele aldığı ve destek verdiği projenin başına Beria getirildi ve projenin bilim sorumlusu olarak da Igor Kurchatov atandı. Moskova yakınlarında da çalışmaların tek elden yürütülmesi için araştırma üssü kuruldu.
1943 yılına gelindiğinde Kurchatov planını açıklıyordu, ilk önce reaktör inşa edilecekti, ve ardından atom bombası yapılacaktı. (Henüz ellerinde neredeyse hiç uranyum yoktu ve plutonyum'un da kullanılabileceğinden habersizdiler. Böylesine umutsuz başlıyordu Sovyet projesi. )
Projeye geç başlamalarına ve konu ile alakalı fazla bilgiye sahip olmamalarına rağmen Sovyetler, başka bir alanda yeterince iyi olmalarının meyvelerini kısa sürede toplamaya başladılar. 1943 yılında Kurchatov yol haritasını çizdiğinde henüz yeterince derin bilgilere sahip olmamalarına rağmen diğer ülkelerde yürüttükleri casusluk faaliyetleri neticesinde önemli ayrıntılara ulaştılar. Mart 1943 de İngiliz çalışmalarının bilgilerini ele geçiren Sovyet casusları, bu bilgileri Moskova'ya ulaştırdıklarında artık Kurchatov pek çok şeyden haberdar idi, plutonyum'un kullanılabileceği bilgisine dahi sahiptiler. Bununla da yetinmeyen Sovyet casusları, Temmuz ayına kadar Amerika'dan ulaşan bilgiler ışığında orada yapılmış olan nükleer reaktör hakkında da pek çok bilgi ele geçirdiler.
1943 yılının sonlarına doğru Sovyetler, Amerika'daki nükleer araştırmalar amacıyla oluşturulan "Manhattan Projesi"ne çok önemli bir bilim adamını dahil etmeyi başardı, Klaus Fuchs. Amerika'daki projede Avrupa'dan göçen pek çok bilim adamı yer almaktaydı, politik baskılar nedeniyle Birleşik Devletler'e giden bilim adamları arasına Klaus Fuchs da katıldı, Manhattan Projesi'ne dahil oldu ve elde ettiği bilgileri Moskova'ya, Kurchatov'a ulaştırdı. Sovyetler'in projeye dahil etmeyi başardığı pek çok ajanı daha vardı fakat Fuchs, araştırmalarda önemli bir yere sahip oldu ve çık kıymetli bilgiler ele geçirdi.
1944 Ağustos’unda Klaus Fuchs, Amerikan projesinin kritik bir aşamasına dahil olmayı başardı ve Los Alamos’a gitti. Burada yürütülmekte olan plotunyum bombası çalışmalarında bazı sorunlar yaşanmaktaydı ve Fuchs, bombanın dizaynı aşamasında ele geçirdiği bilgileri Sovyetler’e ulaştırarak Moskova’daki projeye kritik bir katkıda bulundu.
Beria ve Kurchatov önderliğinde sürdürülmekte olan Sovyet nükleer çalışma grubunun bilgi açısından bir sıkıntısı olmamasına rağmen hammadde konusunda ciddi sorunlar yaşamaktaydılar. Uranyum yoktu zaten ellerinde, bununla beraber sahip oldukları uranyum yataklarını bilmiyorlardı, ülkenin içerisinde bulunduğu savaş durumu nedeni ile (Almanlar Kafkaslar’a ulaşmıştı, Moskova neredeyse düşecekti) sahip oldukları kaynakları da araştıramıyorlardı, kaynağı bulsalar bile değerlendirip uranyum çıkarmak zor işti. (Bu alandaki çalışmalarını yoğunlaştıran Sovyetler, savaşın ardından daha önceden tespit ettiği yatakları değerlendirdi ve belirli ölçüde bu sıkıntı aşıldı ve genellikle bu madenlerde düzeni beğenmeyen karşıt görüşlüler ile politik mahkumlar çalıştırılacaklardı.)
Çalışmalarını beraber yürtmekte olan Amerika ve Britanya, diğer müttefikleri Sovyetlerin çalışmalarından haberdar mıydılar veya hangi aşamada olduklarını biliyorlar mıydı, kesin bir bilgi yok, ancak bu iki müttefik ülke diğer müttefik Sovyetler’e karşı cephe almaya başladılar. 1944 yılında (Eylül) Roosvelt ve Churchill sahip oldukları bilgilerin Sovyetlerin eline geçmemesi amacıyla ortak hareket etme yönünde gizli bir anlaşma imzaladılar. Böylece müttefik gözüken ve ortak bir düşmana karşı mücadele edenler arasında da bölünme başlamıştı.
1945 yılında Alman panzerleri işgal ettikleri toprakları batıdan Amerika önderliğindeki güçlere, doğudan sovyet askerlerine bırakarak çekilirken, müttefikler arasındaki kutuplaşmanın bir örneğide burada yaşanıyordu. Nisan ayının sonunda berlin düşerken Hitler’in sahip olduğu uranyum kaynaklarını yağmalama mücadelesi sonucunda Amerikalılar 1100 ton, sovyetler ise 130 ton uranyum ele geçiriyorlardı. Zaten uranyum açısından sıkıntıda bulunan Sovyetler için bu kaynak yürütülen çalışmalara ilaç gibi geldi. İlk nükleer reaktörlerinde bu uranyumu kullancaklardı.
Sovyetlerin Los Alamos’daki ajanlarından ise Moskova’ya bilgi akmaya devam ediyordu ve 1945 yazına gelindiğinde Kurchatov, okyanusun diğer tarafının kendilerinden çok önde olduğunu anlamıştı. Henüz nükleer reaktörü bile yapamamışlardı ancak Amerikalılar bunu 42’de başarmışlardı. Şimdi ise onların bombaya çok yakın olduklarını biliyordu. Mayıs ayında Kurchatov Stalin’e bunu bildirdi. Moskova’nın projesi diğerlerine göre çok geride kalmıştı ve çalışmalara verilen desteğin artması gerekiyordu. Lakin Stalin bu isteğe sessiz kaldı, net bir cevap vermedi. Bu tavrının sebebi ise ajanlar yoluyla elde edilen bilginin güvensizliğiydi. Amerika’daki çalışmaların bu kadar ileri olmasına ihtimal vermiyordu ya da casusların karşı tarafa çalıştıklarını ve Amerikan propagandası yaptıklarını düşünüyordu belkide.
Moskova’ya bilgi akışıise yine devam ediyordu, karşı tarafın yaptığı bombanın detaylı tasvirleri ulaşmıştı ellerine, hatta ilk deneyin yapılacağı günün tahmini bile yer almaktaydı raporda. Ancak Stalin’in projeye açık destek vermesi için başka bir şey gerekiyordu.
7 Ağustos’da Amerika’nın koşulsuz teslimiyeti kabul etmeyen Japonya’ya atom bombası atması olayın rengini bir anda değiştirdi. Amerikanların böylesine yıkıcı bir silaha sahip olduğunu gören Stalin’in çok sinirlendiği söylenir. Stalin, aynı gün 7 Ağustos’da Beria’yı geniş yetkiler ile donattı ve çalışma grubuna “en kısa sürede ve maliyetine aldırmadan” bu teknolojiye ulaşılması emrini verdi. Ayrıca istihbarat başkanına şu direktifi veriyordu “atom bombası ile ilgili belgesel metaryelleri ele geçirmek üzere örgütlenmek için gerekli tedbirleri alın, Teknik süreç, çizimler, hesaplar.”
İlerleyen dönemde Stalin fizikçiler ile görüşüp her türlü desteği esirgemeyeceği sözünü verdi. Bilim adamlarının maaşları oldukça yükseltildi, proje için gereken hammadde sağlandı ve ayrıca Kurchatov’a, inşaası devam eden reaktöre yakın bir ev sağlandı.
1946 Nisan’ınında Sarov kenti, yeni araştırmalar için merkez olarak seçildi. Soğuk savaş döneminde haritalardan silinen bu gizli kentin adı da Arzamas – 16 olarak değiştiriliyordu. (Ya da diğer adıyla Amerikalıların Los Alamos’una karşılık Los Arzamas...)
Nükleer silah çalışmalarını hızla sürdüren proje ekibinde bazı uzlaşmazlıklar da görülmekteydi. Bir görüşe göre Sovyetler kendi orjinal bombalarını yapmalıydılar, diğerlerinin bombasını taklit etmek yersizdi. Fakat Beria, Amerikan bombasının bire bir kopyasının yapılması taraftarıydı, ellerinde bombanın ayrıntılı tasviri vardı, karşı tarafın sahip olduğu bilgilerin neredeyse tamamına erişmişlerdi ve bu, arzulanan bomba için en emin ve kısa yoldu. Sonuçta da Amerikan bombasının bire bir yapılmasında karar kılındı. (Sovyetler de o dönem gerçekten ilginçti, zira görelilik ve kuantum fiziğinin komunist ideolojiye uygun olup olmadığı bile sorgulanmıştı.)
Çalışmaları tartışmalarla beraber sürdüren Sovyet fizkçiler, 1946 sonunda Amerikalılarınkine çok benzer olan ilk nükleer reaktörlerini yaptılar ve son viteste araştırmalarına devam ettiler.
29 Ağustos 1949, “ilk şimşek” adını verdikleri Nükleer denemede Sovyetler, ilk atom bombalarını başarılı bir şekilde kullandılar ve dünyaya, bu teknolojiye eriştiklerini göstermeye çalıştılar. Bu çaba, bombaya verilen isimde de görülebilir; RDS-1. Bu harflerin rastgele ve anlamsız olabileceği ihtimaliyle beraber farklı yorumlar da yapıldı. Harflere yüklenen anlamlardan biri “Reaktivnyi Duigatel Stalina” yani Stalin’in roket motoru, ya da daha ironik olanı; Russia Does It Alone!” yani Rusya tek başına yapar! Sovyetler geç başladıkları araştırmalar sonucunda Atom bombasını gerçekten “tek başına” yapmıştı...
(kaynakça, tüm yazı dizisinin sonunda gösterilecektir.)
Etiketler Tarih
Son günlerde artan şehit cenazeleri ile birlikte herkesin PKK konusundaki hassasiyeti artmış durumda. Son dönemde yapılan anketlere göre halkın %80 e yakın bir bölümü sınır ötesine yapılacak askeri bir harekatı destekleklemekte. Ancak hal böyle iken ülkeyi yönetenler ve askerler arasında yetki tartışmaları yaşanıyor.
Anayasanın 117. maddesine göre “Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur.” Bakanlar Kurulu, yani hükümet. Bunu bilerek konuşan Genelkurmay Başkanı, sınır ötesine yapılacak bir askeri operasyon için siyasi karar gerektiğini söylerken, Başbakan’ın yaptığı açıklama ise “Askerden talep gelirse destekleriz.” oldu. Bu açıklama, tamamen sorumluluktan kaçma amacı taşıyan bir açıklamaydı, artan kamuoyu baskısı karşısında topu taca atma taktiğiydi.
Bunun böyle gözüktüğünü nedense sonradan farkeden Başbakan, durumu toparlamak için yaptığı açıklama ise, tam anlamıyla hükümet ile güvenlik güçleri arasındaki mesafeyi ve iletişimsizliği göstermekteydi: “içerideki beşbin bittimi ki, dışarıdaki beşyüz ile uğraşalım”. Hükümet ile askeri kanat, yaptıkları güvenlik zirvesi’nin ardından her nekadar “uyum ve eşgüdüm” açıklamaları yapsa da, bir diyalog eksikliği olduğu, başbakanın yaptığı açıklamayı düzeltmesi ile gayet net bir şekilde ortaya çıkıyordu. “ İçeride 1500, dışarıda 3 bin 500.” Demekki hükümet ile ilgili güvenlik kurumları yeterince diyalog halinde değildi ki, başbakan sınırların içerisinde mi, yoksa ötesinde mi daha çok terörist olduğunu bilmiyordu. Bu aşamadan sonra yapılacak “uyum içerisinde olma” açıklamaları pek önem taşımıyor aslında.
Şu anki durumla (bilinçli ya da bilinçsiz) karıştırılan bir konu da 1 Mart Tezkeresi. Hükümetin söylemine göre, zamanında 1 Mart Tezkeresi’ne karşı çıkanların şimdi Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmayı talep etmeye hakları yoktu. Halbuki söz konusu tezkere ile Türk askerinin sınırlar dışında askeri operasyonlar yürütmesine yetki verilirlirken, bir yandan da güneydoğu topraklarının büyük bir bölümü Amerikan Askeri’nin yerleşimine açılmaktaydı, Amerikanlar’a uzunca bir süre bölgede “istirahat” hakkı verilmekteydi. Bu karar verilmiş olsaydı, bizim askerimizin de Irak bataklığına çekilmiş olması bir yana, işgale destek veren ülke olmamız konumuyla hergün Irak’da yaşanan çatışmaların benzerlerini de ülkemiz topraklarında görebilecektik. 1 Mart Tezkeresi, komşu bir ülkeyi işgali öngörürken, şimdiki durum ise sınır güvenliğimizi sağlamaya yönelik bir operasyonu öngörüyor. Bu iki konunun beraberce karıştırılıp tartışılması ise son derece yanlış ve mantık dışı.
“Kuzey Irak’da yer alsaydık, PKK’nın hortlamsını ve Bölge Kürt Yönetimi’nin güçlenmesini engelleyebilirdik.” Bu tez de yine mevcut gerçekleri göz ardı etmekte. Herşeyden önce PKK’nın güçlenmesi, ona yardım edilmesinden kaynaklanmakta. PKK’ya yardım eden ülkelerin ve güçlerin ise kimler olduğu ortada. Hem dost hem müttefik dediğimiz ülkelerin isimlerinin PKK ile anılması gayet manidar. Bölge Kürt Yönetiminin PKK ile bağları da bilinmeyen birşey değil. Bunun ardından bizim askerimizin 2003 yılından beri Irak’ın işgaline ortak olması çok şeyi değiştirmeyecekti, terör, aldığı destek ile varlığını sürdürecekti. Ayrıca Irak’da Şiilerin güçlenmesinin ardından kuzeyde yer alan Kürtlerin de kendi başlarına hareket etmesi gayet doğal, çünkü parçalanan bir Irak’da bölgede yer alan kürt yönetimi de değişen koşullara göre hareket etmekte.
İşte tam burada birbirine karıştırdığımız bir diğer konuya gelmekteyiz, bölgede güçlenen bir Kürt Yönetimi ve haksızlığa uğrayan Türkmenler ile terör olayları. 2007 yılının Ocak ve Şubat aylarında ağırlıklı olarak ülke gündemini meşgul eden konu Kuzey Irak’ta Kürtlerin Türkmenler üzerine uyguladığı baskı ve sindirme politiklarıydı. Yıl sonunda yapılacak Kerkük referandumu ile şehrin kürt yönetimine geçeceğini hesaplayan Türk kamuoyu, askerin Kuzey Irak’a bir askeri operasyonda bulunmasını meşru ve gerekli görmekteydi. Ancak şu anda o konu unutuldu ve sınır ötesi harekat bu sefer PKK karşısında dillendirilmeye başlandı. Bu iki konu birbirine karıştırılarak hep “bir sorun varsa gönderelim askeri, bitirelim işi!” teziyle soruna yaklaşıldı. Halbuki Türkiye her iki sorunda da yeterince etkili davranamadı, Kuzey Irak’da azınlık konumuna düşen Türkmenlerin haklarını koruyamadı, diplomatik yollardan çözüm üretemedi, PKK’nın mali kaynaklarını kurutamadı, ona verilen desteğin önüne geçemedi. Ayrıca son günlerde hep konuşulan askeri operasyon ise bir baskın olmaktan çıkıp, “hazırlanın, biz geliyoruz” şekline dönüştü. Zira bu habere göre, 22 Mayıs’ta PKK’nın önde gelen isimleri bir araya gelmiş, rahatça toplantı yapmaktaydı, zamanında yapılacak bir müdahele ile belki de şu anda PKK bitme noktasına gelecekti. (Böylesine bir toplantı yapabilmenin rahatlığı ise nereden gelmektedir, merak konusu...)
Tüm bunların üzerine Başbakanın (yaklaşmakta olan seçimi düşünerek söylediği) “Ben kabile reisiyle görüşmem” açıklamasını düşünürsek, Türkiye’nin önümüzdeki aylarda daha dikkatli, daha özenli davranması gerektiği ortaya çıkar. (“seçim atmosferi içerisinde daha neler söylenebilir ve neler yapılabir?...”) Sonbahar’da yapılacak olan Kerkük referandum’u ile gündemin yeniden hareketleneceğini de hesaba kattığımızda, seçimden sonra Türkiye’nin ihtiyacı olan şeyin istikrar ve siyasi irade olduğunu söyleyebiliriz.
Etiketler Gündem
Org. Yaşar Büyükanıt, Hürriyet
Tehditler devletten devlete olmaktan çıkarak asimetrik ve çok boyutlu hale gelmiştir. Bu yüzden diyorum acaba Soğuk savaş yerini karanlık savaşlara mı bıraktı
Karanlık Savaşlar şu yöntemlerle yürütülmektedir:
* Ekonomik manipülasyonlar
* Rejimleri yeniden tanımlamalar
* Renkli başkaldırılara destek
* Ülkelerin isimleri başına ekler getirmeler
Etiketler Not Defteri
Bazı kaıplaşmış sözler vardır, bunların değiştirilip doğrusunun yerleşmesi oldukça zordur, Windows-Linux (Pardus) ilişkisinde de buna benzer bir durum ile karşılaşıyoruz.
Kitleler tarafından kabul gören fikre göre bir işletim sistemi olan Windows'u kullanmak son derece kolaydır, kolay kurulur, kullanıcı dostudur, başlangıç seviyesindeki kullanıcı için idealdir. Bu yaygın görüşün Linux tabanlı işletim sistemlerine yaklaşımı ise mevcut durumun tam tersinedir, Linux hiç kullanıcı dostu değildir, linux ile çalışmak oldukça zordur ve ancak bilgisayar bilgisi ileri düzeyde olan kullanıcılar linux'u anlayıp kullanabilirler.
Gerçeğin, bu kalıplaşmış sözlerin iddia ettiklerinin tam tersi olduğunu gösterebilmek ise zordur. Çünkü insanlar kendilerini bu sözlere inandırmışlardır, önyargıları kırmak ise kolay değildir.
Bu yanlış düşüncelerin değişmesi için insanların Linux ile bir süre birliktelik yaşaması gerekir, kullanıp tecrübe etmesi gerekir, ancak bundan sonra neyin ne olduğuna karar verebilir.
Herşeyden önce Windows'un kurulması oldukça zordur, evet, yaygın şekilde kabul gören
inanışın aksine Windows'u bilgisayarınıza kurmak, Linux tabanlı işletim sistemi Pardus'u kurmaktan daha zahmetlidir, karşınıza gereksiz onlarca basamak çıkarır, kendisinin yapması gereken ayarları kullanıcının yapmasını bekler. Windows'a kıyasla Pardus ise kurulum açısından son derece anlaşılırdır, sizden istediği ayarlar, başlangıç düzeyindeki bir kullanıcının hiç kafası karışmadan yapabileceği şeylerdir.
Windows'un kurulum süresinin kısa olduğu iddiası da bir başka batıl inançtır, bir saate yakın uğraşınızın ardından yüklediğiniz şey, aslında hiçbirşeydir, içi boş bir yazılımdır, henüz donanımlarınızı sisteme tanıtmadınız, her birinin CD'sini tek tek koyup Windows'a "işte kullandığım donanım bu!" demeniz gerekir, ve her seferinde bilgisayarı baştan başlatmanız gerekir. Peki bu aşamadan sonra elinizin altındaki bilgisayar hala "kullanılabilir" sıfatını almayı hak ediyor mu? Henüz değil, ancak (üstelik windows bu içi boş bilgisayardaki yazılımın bir de etkinleştirilmesini isteyecektir) geçen süre neredeyse iki saati buldu ve yine yapmanız gerekenler var. Çünkü, diyelim ki elinizin altında bir film var izlemek istiyorsunuz, fakat "ulu"
windows görüntü dosyasının ne olduğunu anlamaz, bir de utanıp sıkılmadan sorar; "ne ile açayım ben bu dosyayı?" ya da "gerekli codec bulunamadı!" elinizde bir DVD film, divx ya da mp3 olduğunda da codec hatasını verir, yani windows'un istenilen dosyayı açabilmesi için gereken çözücü bilgisayarda yoktur. (peki iki saattir ne yapıyordunuz? aslında hiçbirşey.) Başlangıç düzeyindeki kullanıcı için kabus gibidir bu durum, ne yapması gerektiğini bilemez, belki bir arkadaşına sorar, belki internette arar ne aradığını.
Pardus'un bilgisayara kurulum süresi ise hemen hemen windows ile aynıdır ve ardından elinizin altında "ready to go" bir bilgisayar vardır. Donanımlarınızın hwpsi tanınmıştır ve isterseniz hemen DVD'nizi takıp filminizi izleyebilirsiniz. Fazla bilgisi olmayan kullanıcılar için ne hoş bir durum.
Tabi ki bilgisayarda yalnızca film izlemeyeceksiniz, işletim sisteminizi yüklemenizin ardından yazmakta olduğunuz belgelere devam etmeyi isteyebilirsiniz, Pardus'taysanız hiç problem yok, hali hazırda bir ofis programı vardır, kelime işlemcisi, hesap tablosu ve sunu aracı ile çalışmalarınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz, ancak Windows'ta iseniz para verip de aldığınız ve yüklediğiniz işketim sistemi sizden, kendisine ait olan ofis programını satın almanızı bekleyecek, aldıktan sonra kurmak için yine uğraşmanız gerekecek. Sonra hazırladığınız bu dosyaları CD'ye yazmak istediğiniz, "ready to go" Pardus ile bunu istemeniz yeter, içi boş windows da ise elinizi tekrar cebinize atmanız ve dükkana gidip Nero almanız gerekiyor. Yeni başlayanlar için oldukça çetrefilli bir durum. Üstelik bu seviyedeki kullanıcıyı birilerinin yönlendirmesi gerekiyor. Aynı şekilde windows kullanıcısı elindeki fotoğraflar üzerinde uğraşmak istediğinde yine başka bi programı bilgisayarına kurması gerekiyor, RSS okumak için, masaüstüne widget eklemek e-postalarına göz atmak ya da şarkıyı dinlerken şarkı sözlerini okumak için extra yazılımlara ihtiyaç duyar. Pardus'da ise bu yazılımlar elinizin altında hal-i hazırda bulunmakta.
Bahsi geçenlerin "başlangıç düzeyindeki kullanıcı" için olduğunu unutmamak gerekir, bilgisayar ile yeni tanışan biri için sürekli başka programlar kurmak zorunda kalmak katlanılması zor bir durum, üstelik kuracağı programların ne işe yaradığını bilmemesi de cabası. Halbuki hazır Pardus ile herşeyi daha çabuk keşfedebilir, bilgisayara daha kısa sürede alışır ve teknolojiyi tez zamanda yakalar.
Linux ile alakalı bir başka yanlış inanış da kullanıcının bilgisayar ile doğru dürüst çalışabilmesi için komut yazmak zorunda olması. Bugün için bu düşünce mazi oldu diyebiliriz, gelişmiş grafiksel masaüstü yöneticisi bileşeni sayesinde Pardus'da her işinizi fare ile tık tık yapabilirsiniz, hatta Windows'dan bile daha kolay diyebiliriz, mesela windows ortamında masaüstündeki simgelerin boyunu küçültmek isterseniz komut satırını kullanmanız gerekir, halbuki KDE kullanan Pardus'da bu iş sadece fare ile yapılabilir. Bunun da ötesinde, eğer kullanılan komutlara hakimseniz yine komut yazarak çalışabilirsiniz, Pardus sizi engellemez, çünkü komut yazmaya başladığınız zaman karşınızdaki bilgisayar ile direkt konuşmaya başlamışsınızdır.
Peki tüm bu gerçeklere rağmen insanların Linux'a yaklaşımı neden değişmiyor? Çünkü önyargıların kırılması zordur, zaman alır. Bununla beraber, bilgisayar ile yeni tanışanların windows ile haşır neşir olmaları ileride linux'a geçmeleini engelliyor. Windows XP kullanmaya başlayan biri her hangi bir sounla karşılaştığında çözmek için elinden geleni yapıyor, çünkü o sorunu çözmek bilgisayadan anlamak demek. ileride ise deneyimli bir kullanıcı olarak Linux'a geçmek isteyip bir kaç problem ile karşılaşınca çözmek için uğraşmak istemiyor, "bu Linux'da çok sorunlu be kardeşim!" cümlesini kurup işin içinden sıyrılıyor.
İnsanların linux tabanlı işletim sistemlerine terfi etmelerini engelleyen bir başka hadise ise büyük yazılım şirketlerinin tutumu. Photoshop yazılımı normal şartlarda Linux tabanlı bir işletim sistemine kurulamıyor, ya da Macromedia yazılımları. (ya da HP'nin, kendi yazıcıları için linux sürücülerini dağıtmaması) Bu programları kullanan pek çok insan da doğal olarak Windows ortamında çalışmak zorundalar. Ve bir gün bu firmalar, yazılımlarının linuxa yüklenebilir paketlerini satışa sunduklarında pek çok insan artık Pardus'a geçmeyi düşünmeye başlayacaktır.
Kalıplaşmış sözlerin, önyargıların ve batıl inançların değişmesi zordur ama imkansız değildir, sadece zaman alır:). Linux'a karşı olan ön yargıların değişmesi de yine zamanla gerçekleşecektir, çünkü 80li yılların başında UNIX tabanlı bilgisayarlar çoğunluktaydı, fakat 80lerin sonuna doğru UNIX'in onem vermediği ev kullanıcısına yönelen Microsoft, MS DOS ve Windows 3.1 ile kullanıcı sayısını hızla arttırdı ve bugünlere gelindi. Ancak durum değişmeye başlıyor. Linux tabanlı işletim sistemlerinin direkt olarak deneyimsiz kullanıcıyı hedeflemeleri, KDE ve GNOME masaüstü yönetim sistemlerinin gelişmeleri, paket olarak satılan bazı bilgisayarların hazır olarak Linux yüklü gelmeleri, ve sonunda büyük şirketlerin tutumlarının değişmesi ile pek çok kullanıcı Linux/Pardus ile tanışacaktır. Hatta hemen buradan başlanılabilir...
Etiketler BT ve İnternet
(Suat Taşpınar, 08/04/07, Radikal)
Herşey mart ortasında başladı. Moskova'da yayınlanan haftalık bir gazete bir manşet attı. Ağırlığı, saygınlığı olan bir gazete değildi. Haber bir yerlerde daha kısaca yayımlandı ve unutuldu. Derken, İsrail merkezli bir haber-analiz sitesi aynı haberi süsleyip yeniden piyasaya sürdü. Artık 'show business'ın parçası olan ve sansasyonla yatıp kalkan dünya medyası, bu kez üstüne atladı. Haber fos çıktı, ama birileri hedefi tam 12'den vurdu!
İlkin Rus gazetesi 'Argumenti Nedeli'nin yayımladığı haber özetle şöyleydi: "ABD, İran'daki 20 hedefi, 6 Nisan Cuma sabahı 06.00'dan itibaren 12 saat boyunca bombalayacak. Kaynağımız bir Rus askeri istihbarat yetkilisi". Heyecanı artırmak için adet olduğu üzere operasyona şimdiden ad da bulunmuş ve 'Isırık Operasyonu' denmişti.
Beklenen etki yaratılamamış olacak ki, bir hafta sonra İsrail istihbaratınca desteklendiği söylenen, istihbarat-strateji-küresel güvenlik gibi mühim konularla uğraşan DEBKA File adlı web sitesinde aynı haber, yepyeni bir iddia gibi paketlenip tekrar yayımlandı. Yine Amerikan saldırısının başlayacağı gün olarak 6 Nisan tarihi veriliyor, kaynak olarak GRU, yani Rus askeri istihbaratı gösteriliyordu. Haber dünyaya mal olduktan sonra, kaynağına geri döndü. Rus ajansları, televizyonları '6 Nisan' senaryoları yazmaya devam ettiler. Artık ismi açıklanan bazı üst düzey yetkililer, "Gününü, saatini bilmeyiz, ama bir operasyon olacağı kesin" diyordu.
Uzatmaya gerek yok. 6 Nisan geldi geçti. Kimse kimseyi vurmadı. Belki yarın öbür gün vurur. Ama daha önemli bir şey oldu. Petrolün varil fiyatı, bu haberin etrafında kopartılan gürültü ve spekülasyon yüzünden 70 dolara fırladı. Bu, son yedi ayda çıkılan en yüksek noktaydı. Hafta içi Moskova'da yapılan, saygın ekonomistlerin katıldığı bir konferansta birisi, "Petrol fiyatlarının yılbaşında öngörüldüğü gibi hızlı şekilde düşmesi ekonomiyi zora sokar. En iyisi ABD'nin İran'ı vurması ve petrolün rekor fiyata çıkması" dedi. Petrol fiyatındaki her 1 dolarlık artışın, Rusya bütçesine katkısının yıllık 1 milyar dolar olduğu konuşuluyordu.
Hani bu ara komplo teorisi yazmak pek moda ya. "Acaba" diyor şeytan, "Bu haberi medyaya ısmarlayanlar, tansiyonu yükseltmenin petrol fiyatlarını yükseltmek olduğunu bilerek, planlı bir eylem mi yaptı?" Bir yanda Rusya'nın, öbür yanda petrole büyük paralar bağlayan 'hedge fund'ların ekmeğine yağ süren bir operasyon mu düzenlendi? Ve şeytan bir kez ininden çıktıktan sonra, tehlikeli sorular sormaya devam ediyor:
"ABD'nin Irak'tan sonra İran batağına saplanması kime ne fayda sağlar? Bu savaş zaten sarsılan Amerikan İmparatorluğu'nun kendi sonunu hızlandırmasını sağlamayacak mı? Bu savaş dünyada ABD düşmanlığını körükleyip İslam dünyasıyla daha sıcak ilişkileri olan 'yeni süper güçler'in önünü açmayacak mı? Bu savaş Basra Körfezi'nden dünyaya petrol çıkışını kesip varil fiyatını belki 100 dolara fırlatmayacak mı?"
ABD, Soğuk Savaş'ı bir tek mermi atmadan kazandı ve SSCB -propaganda temelli dış etkiler önemli olsa da- son tahlilde kendi yanlışlarıyla kendini yıktı. Bugün SSCB'nin vârislerinin tek mermi atmadan rövanşı alma şansı mı var acep? Kalem sahiden de kılıçtan güçlü mü yoksa? Propaganda savaşının uzun menzilli füzelerinin 'iyi kurgulanmış haberler' olduğunu birileri bize ispatlamaya mı çalışıyor?
Etiketler Not Defteri
Bu blog açıldığından beri (Ağustos 06) kendimle ilgili bir yazı neredeyse hiç yazmadım. Bunun nedenini bilmiyorum, belki kendimden bahsetmekten pek hoşlanmıyorumdur, belki de bir sebebi yoktur, çok kurcalamayalım. Ama bu yazı mevcut gerçeğe ters düşecek şekilde direk benden bahsediyor.
Karlı bir kış günü sabahın saat beşinde dünyaya gözlerimi açmışım. (yalan, bebekler doğduklarında gözlerini açarlar mı hiç?) Neyse bu kadar geriye gitmeyeceğim, sadece nereden başlayacağımı bilmiyorum, klasik bir giriş olsun dedim.
Genel
Son zamanlarda, ilgimi çeken bir konu üzerine yazdığım yazıyı tamamlamak için uğraşıyorum. “Geri Sayım”. Sanılanın aksine, (en azından benim zannımın aksine) İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ile beraber Japonya, Almanya ve Sovyetler de nükleer bomba yapımı ile uğraşmaktaydı. Japonya ve Almanya savaş bitmeden hemen önce hedeflerine oldukça yaklaşmışlardı ama başaramadılar. Almanya teslim oluncaya kadar çalışmalarını sürdürdü, Japonya teslim olduktan sonra bile bomba denemesi yaptı, Sovyetler, ajanları ile neredeyse hiçbirşey yapmadan hazır bilgilere kondu. Geri Sayım'da bunları anlatmayı hedefledim ancak blog-dışı uğraşlar ve ele alınan konunun gittikçe derinleşmesi nedeni ile bir türlü bitiremedim. Fakat pes etmek yok, en geç iki hafta içinde yazıyı tamamlamayı umuyorum, planlıyorum.
Bunun dışında Analitik Mekanik, nam-ı diğer “PHYS 302” dersi de zamanımı tüketenler arasında. Metin Arık'ın verdiği bu ders, son dönemlerde aldığım diğer fizik dersleri gibi anlaşılmaz, anlaşılsa da yapılmaz kıvamında. Fakat şu da bir gerçek ki, sınavı beklediğimden iyi geçti, en azında 2 soru yapabildim. (toplam 5 soru vardı) Diğer sınavı Mayıs başında, henüz vakit var, ancak arayı çerez diye tabir edebileceğimiz, zor olmayan fakat uğraştıran dersler doldurmakta. yine de sorun değil, adı üstünde, çerez. Fakat Nisan sonunda Astrofizik sınavı var, onun hakkında bir fikrim yok, bu ders için çok sevdiğim bir stratejiyi uygulayacağım, “bekle ve gör”, bekleyip göreceğiz.
Bunlarla beraber şu anda bir de programlama dillerinden C'yi öğrenmekteyim, geçtiğimiz günlerde sınavı da oldu ancak acı gerçek şu ki, pek parlak değildi. Tabi ki bu kötü durum için mazeretim var, derleyicilerin uyumsuzluğu, sınav esnasında kodları Microsoft Visula C++ da yazdım, programımı başarıyla çalıştırdım ancak sınav için online derleyiciye koyduğumda hata verdi. Dolayısıyla benim programım çalışmamış sayıldı. Ama aynı derleyicinin bir önceki sürümü ile bir sonraki sürümü arasında bile uyumsuzluklar baş gösterirken Visual'da yaptığımın online derleyicide çalışmamasında benim ne suçum olabilir ki? Dökülmüş saçlarının hakkını veren hoca Tuna Tuğcu'nun buna cevabı; “kodlarınızı standart C'de yazın!” İnsanın ilk tepkisi “zaten standartını yazıyouz, başka nesini yazalım?” oluyor lakin öyle değil. Standart C için önerilen kitap Dennis Ritchie nin (Kernigan ile beraber yazdığı) C kitabı. Ritchie, C'yi yazan adam, mühim bir şahsiyet, kitabını alıp incelemek gerek.
C dışında bir de PHP var, üzerinde düşünülmeyi bekleyen. PHP 4 den PHP 5 e geçildi, PHP yeni özellikler kazandı, bunların keşfedilmesi için kaynak “ PHP5, Apache, MYSQL Web Development” adlı 5 kişinin ortaklaşa yazdığı kalın (800 sf) bir kitap. Bu kitabı incelemeye ve hatim etmeye başlıyorum ve internetten indirdiğim onca döküman ve 1 yıldan fazla süredir kullandığım Mehmet Şamlı'nın kitabına kıyasla oldukça derin bir kitap. Umarım btirebilirim. Çünkü başlayıp da bitiremediğim hali hazırda bir şey var, gencsimurg.110mb.com. Aslında bitti sayılır, sadece arşiv bölümü yok Birkaç saatlik bir çalışmayla o da biter ancak bir türlü zaman ayırıp da başına oturamıyorum. Bir de aklımda yeni bir site projesi var (aslında 4 tane...) eski adı ile “Jobo” (bilenler bilir ama galiba birkaç kişi...) gençsimurg bitmediğinden ona da bşlayamıyorum. Pisikolojik bir durum. (Pisikolojik deyince de Oktay Sinanoğlu'nu hatırlıyorum. “Yurt dışında pisikolojik derseniz kediler üzerinize atlar” der kendisi ve kelimenin türkçesinin Ruhbilim olduğunu söyler. Doğrudur, haklıdır, kelimenin orjinali zaten “saykolojik” diye okunur, bizimkiler ise pisi pisi diye okumuşlar. )
Yol
Benim gibi günde 3 saaten fazla 5 saatten az bir vakdini yollarda geçiren biri için zaman çok kıymetli olur, boşa harcanan vakdinizin olmamasını istersiniz ama kabul edilmesi gereken gerçek şudur; “zamanın yetmemesi diye bir şey yoktur, zamanın iyi idare edilememesi diye bir şey vardır!” tamamen katılıyorum (zaten benim sözüm :) )
Dizi
Geri kalan zamanımın bir kısmını ise şu anda “Stargate Atlantis” dizisi alıyor. Şu anda Amerika'da 3. sezonu bitmek üzere olan dizinin ben 2. sezonun yarıladım sayılır ve insan bu filmi izleyince şunu sormadan edemiyor, “adamlar” bu filmi dzi niyetine mi çekiyorlar? ben cevabını vereyim, evet dizi olarak çekiyorlar ve ülkemizdeki dziler ile tabi ki kıyaslanamaz, hem hikaye hem bütçe hem de efektler açısından. Bir ara “Lost “ beni böylesine etkilemişti ama Atlantis'in Lost'dan daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu arada göz ardı edilemeyecek bir olgu hayatımıza giriyor, ülkede yayınlanmayan diziler de kendisine izleyici kitlesi ediniyor ve bu anlamda divx, kendine ait bir populasyonu oluşturuyor. Şöyle ki; birileri televizyonda izledikleri diziyi sabit disklerine kaydediyor, birileri bunu sıkıştııp divx haline getiriyor, birileri bu divx'i internete aktarıyor, başka birileri ingilizce altyazı hazırlıyor, birileri bu altyazıyı türkçeye çeviriyor, birileri de filmi internetten indiriyor, CD'ye yazıyor, kimileri bu CD'leri satıyor, bazıları da aldıkları bu CD'leri arkadaşları ile paylaşıyor ve Stargate Atlantis bana ulaşıyor. Arkasında muazzam bir topluluk var, işte bu paylaşma kültürü. Bu çağın insanları izliyorlar, ripliyorlar, paylaşıyorlar. Ben de şu anda Stargate'i izliyorum, henüz Lost'un 3. sezonuna başlamadım, onu sıraya aldım, bir de elimde “Heroes” var ama ona ne zaman sıra gelir, bilmiyorum.
Küreselleşen dünyada yerel olanların önemini yitirdiği buradan bile belli oluyor, yerli diziler belli ölçülerde geri plana itiliyor, kültür tekelleşiyor. Ancak benim yine de izlediğim yerli diziler var “Sağır Oda” zaten kalitesini hemen belli eden bir filmdi, İkinci Dünya Savaşı” sırasında kaybolan Nazi altınlarının yanı sıra güncel konulara da değinen, perde arkasındaki olayları açıklamaya çalışan kaliteli bir yapım ve bu satırları okuyan herkese tavsiye edebileceğim bir dizi. En son bölümünde kahramanlarımız Kuzey Irak'a gitmişti, bir sonraki bölümünü bekliyoruz, bakalım ne olacak. Bir de yaprak dökümü var ama onu da son 3 haftadır izleyemedim, zaten olaylar çok yavaş geliştiği için pek mühim değil, bir daha ne zaman baksam çok şey kaçırmamış olacağım.
Film
Benim gibi başlayan bir şeyin hemen bitmesini istemeyen biri için dizi filmler ilgi çekici oluyor ancak sinema filmleri de göz ardı edilmemeli. En son bilmemkaç ıspartalıyı izledim, yapaylığı göze batmayan bu film dijital teknolojinin sağladığı imkanlar sayesinde en olmadık sahneleri gösterebiliyor ancak İran elçisinin yaptığı açıklama gibi, Türkler bu filmi protesto etmeli. Tüm dünyanın ilgiyle izlediği bir filmde komşusu olan halkın kötü gösterilmesini sineye çekmemeli. Bu arada filmin Yunanistan'da kapalı gişe oynadığını belirtmekte yarar var. Benim aklıma ise bu esnada Kazım Mirşan geliyor, tanınmış bir tarih araştırmacısı. Yunanlıların kendi temellerini dayandırdığı Etrüks uygarlığının Sümerlerin mirası olduğunu ve sümerlerin de Türk olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bizim gibi okuduğu tüm tarih kitapları “batı” tarafından yazılmışar için ilk bakışta uygunsuz gözüklemekte ancak ömrünü araştırmalarına adamış bir insanın sözlerinin üzerine bu kadar kolay ahkam kesmek doğru değil.
Şu anda İstanbul'da film festivali var ve gösterimdeki filmlerden bir kaçına gitmek kısa dönemdeki hedeflerim arasında. bu cuma ve önümüzdeki cuma bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum, iki hafta sürecek olan, onlarca filmin gösterileceği ve sabah seanslarının 2,5 ytl olduğu filmleri izlememek için çok büyük mazeretinizin olması gerekiyor.
Diğer
“Özel hayat”ım ise inişli çıkışlı. (aslında hep inişli, çıkışını pek göremedim, deyim böyle diye kullandım :) ) yazılacak çok şey var ama Osman Pamukoğlu'nun da dediği gibi şiirler bu konuda fazla söze yer bırakmıyor.
Bunlarla beraber benim için vazgeçilmez olan (vazgeçilebilir be, abarttım biraz) koşmaya da ayrı bir yer ayırmamız gerekiyor. Vakit buldukça ve belli bir düzeni kurmaya/korumaya çalışarak kendimi piste atıyorum. Turuncu zemin üzerinde beyaz çizgilerin akıp gitmesi, işte bu beni rahatlatıyor. (Şimdilik) 2 km. den sonra ayaklarının seni taşıyamayacak gibi olması, kalbin son derece hızlı şekilde çarpması, nefes nefes'e kalmak ve tüm reddedilmişlikleri bir kenara bırakıp sadece nefes almayı düşünerek kafanızı boşaltmanız ile koşu, benim için ayrı bir yere sahip.
Herkes gibi müzik de hayatımda önemli bir yere sahip. Hatta bazen hayatımı bir fon müziği eşliğinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Son dönemde sıkça dinlediğim şarkı Cem Karaca'dan “Deniz Üstü Köpürür Ne de güzel söylüyor, “Benim bu cihana gelişim, bir güzelden ötürü / Benim de bu cihandan gidişim, memleket sevdasından...” Volkan Konak'dan “dertliyim kederliyim” şarkısı da her zaman derinden etkiler beni. Galdyatör film müziklerinden “Sorrow” ve “Elysium” da favorilerim arasındadır. Natacha Atlas'dan “Light of Life” tavsiye edeceklerimdendir. Sağır oda müzklerinden “Kafkas Türküsü” de güzeldir. Mahsun Kırmızıgül'den “Nemrud'un Kızı” da bu listeye eklenmelidir. Bon jovi ve Yavuz Bingöl favori sanatçılarımdandır. Ama son Birkaç gündür ferhat Göçer'in son albümü “yolun açık olsun” u dinliyorum, özellikle Cennet, yolun açık olsun ve Kadıköy şarkılarından çok etkilendim. Ayrıca Mercan Dede'den “Souflle”da belirtmeliyim. (şu anda aklıma gelmeyen şarkılardan özür diliyorum. )
Kitaplara gelirsek, şu anda hali hazırda okuduğum ve yarım kalmış olan “İsrail'in Kuruluşu ve Bölgesel Etkileri” kitabını bitirmek hedefim. %70 i bitmiş bir kitap, 2 aydan fazla bir süredir elimde sakız oldu, bir türlü oturup okuyacak vakit blamıyorum. Bununla beraber Cumhuriyet'in eki Strateji de hafta boyunca elimden düşmüyor (ya da sakız oluyor) Jeopolitik de kaliteli yayınlar arasında (son sayısını ise almadım laf aramızda) Byte'ı da takip etmenizi öneriririm. İnternet sitesi olan gazetelerin bazılarını da takip etmeye çalışıyorum. Ancak Murat Yetkin'i özellikle izleme gayretim var. (bir de tabi ki Serdar Kuzuloğlu)
Sonuç
Ve sonuç. Bitişi iyi bir haber ile yapayım, Annemin hastalığında ilerleme yok, birdahaki kontroller Mayıs sonunda.
İlk defa bir yazıyı nasıl bitireyim sıkıntısına girmeden bitiriyorum. Aha bitti........
Etiketler BT ve İnternet, genel, sinema
Almanlar tüm zorluklara rağmen çalışmalara devam ederken, müttefikler de karşı tarafın hangi aşamada olduğunu öğrenmek için uğraşmaktaydılar. Daha önce İngiliz ve Fransız istihbaratı malum konuda bilgi toplamaya çalışırken, 1943 yılına gelindiğinde Amerika, Avrupa’da yeni bir görev biçiyordu kendisine, “Alsos Görevi”. Bu proje kapsamında Amerikan istihbaratı Almanların nükleer çalışmalarının detaylarını öğrenmek amacıyla harekete geçmişti.
Şubat 1943 de ise hem Almanlar hem de müttefikler için önemli bir gelişme yaşandı, Norveçli bir sabotaj birimi, Almanların Vermonk'daki nükleer tesisine saldırı düzenledi. Vermonk'un almanlar için önemi, ellerindeki tek ağır su kaynağı olmasıydı. Böylesine önemli bir tesise çok kritik bir saldırı düzenleyen Norveçlilerin, Nazi nükleer programını ne derece etkileyebildikleri ise tartışma konusudur. Lakin, tesisin ellerindeki tek ağır su kaynağı olduğu düşünüldüğünde, projeye ağır bir darbe vurulduğunu iddia etmek yersiz olmayacaktır.
1944 yılına gelindiğinde zaman artık Almanya'nın alehine işlemekteydi, geri sayım devam ediyordu, Alman bilim adamlarının üzerindeki baskı artarken, çalışmalara ayrılan maddi destek de azalmaktaydı. Almanya'nın cephede yürütmekte olduğu savaşı kaybetmeye başlaması, Hitler'in, zaten "Yahudi fiziği" olarak adlandırdığı ve henüz bir meyve vermemiş olan çalışmalara verdiği desteği önemli ölçüde geri çekmesine yol açtı. (Nükleer reaktör bile henüz çalışmamıştı) Lazım olan, hemen kullanılabilecek silahlardı; uzaktan kumandayla atılacak bomba, ısıyı takip eden füze, roket uçak, sesi takip eden torpil...
Desteğin azalmasına rağmen Almanya'daki bilim adamları araştırmalarını sürdürmekteydiler. Çalışmalarının başından beri nükleer reaktörün inşası üzerine yoğunlaşmışlardı, bu, onlar için kritik bir aşama idi. Tam anlamıyla çalışan bir nükleer reaktörün yapılması ile tasarlanan bombanın imali konusundaki en büyük engel ortadan kalkmış olacaktı. Kasım 1944 tarihinde iki Alman nükleer araştırma grubundan birinin lideri Diebner'in Diğer grubun başı Heisenberg'e gönderdiği mektup, Almaların nükleer reaktör inşası konusunda hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 10 Kasım tarihli bu mektupta Diebner, yürüttükleri çalışma konusunda bilgi verdikten sonra reaktörle ilgili bir problemden bahsediyordu. Savaşın kaderi Kasım ayı itibariyle yavaş yavaş şekillenmeye başlamışken Almanlar çalışmalarını sürdürmekteydiler ve henüz tam anlamıyla çalışan bir nükleer rektörü kuramamışlardı. Ayrıca bu mektup ile Diebner ve ekibinin, Heisenberg'in de tam olarak bilmediği bir proje yürüttüklerini öğreniyoruz. Daha sonra 2002 ve 2003 yıllarında yapılan araştırmalar sonucu "Gottowéda bulunan bu reaktörün kısa bir süre için zincirleme bir reaksiyona girdiğini ancak bir kaza sonucu başarısız olunduğu ortaya çıktı.
Almanlar çalışmalarına, saatler de geri saymaya devam ediyordu, Alman şehirleri bir bir düşerken, kaybedilmekte olan bu savaşı Almanların lehine çevirebilecek bir silah için hala ümit var mıydı?
Çıkmadık candan ümit kesilmez misali bilim adamları son ana kadar vazgeçmiyorlardı. Sonuçta nükleer reaktör yapmayı neredeyse başarmışlardı, bu aşamadan sonrasının da gelmesi gerekirdi.
4 Mart 1945, saat 9:30. Olayın tanıkları yüzlerce şimşek gücünde bir ışığın aniden belirdiğini, her yerin aydınlandığını ve her şeyin bir anda olup bittiğini söylüyor Ardından esen güçlü bir rüzgara şahit oluyorlardı.
Yer Almanya'nın doğusunda yer alan Thuringian kentiydi. O anı yaşayanlar, Alman bilim adamlarının nükleer bomba denemesine şahit olmuşlardı. Yüzlerce insan ölmüştü, çoğu toplama kampındakilerdi. Başka tanıkların da bildirdiklerine göre cesetlerin vücutlarında ağır yanık izleri vardı.
Bu konu üzerine bir diğer belge, Sovyet istihbarat raporu idi. Güvenilir bir kaynaktan alınan bilgiye dayanılarak oluşturulan rapora göre Almanlar Thuringian’da iki büyük patlama gerçekleştirmişlerdi. Rapor ayrıca bomba için kullanılan maddenin U-235 olduğunu vurguladıktan sonra radyoaktif etkilerden bahsetmekteydi.
Kullanılan bombanın tam olarak atom bombası olup olmadığına dair tartışmalar mevcuttur. Aslında bombanın Alman bilim adamlarının beklediği şekilde sonuç verip vermediği de bilinmemektedir fakat bombanın nükleer füzyonu kullanmak üzere tasarlandığı ve bu açıdan başarılı olduğu iddia edilebilir ve Almanlar bu açıdan bir nükleer silah denemesi gerçekleştirmişlerdir.
Peki bu Nazi iktidarının tek nükleer bomba denemesi miydi? Baltık denizinde yer alan Ruegen adasında da benzer bir olaya tanık olanların varlığı, burada da Almanların nükleer bir test gerçekleştirdiklerini ortaya koyuyor.
Olaya tanık olan İtalyan gazeteci, yine çok parlak bir ışıktan bahsediyor vr koruyucu elbiseli insanların onu olay yerinden hemen uzaklaştırdığını ve bunun bir “füzyon bombası” olduğunun kendisine söylendiğini belirtiyor.
Savaşın son aylarında yapılan bu denemeler Almanların savaşı kaybetmesini engelleyemedi ve 7 Mayıs’ta Almanya teslim oldu. Fakat yapılan bunca çalışma , edinilen bunca bilgi nasıl savaşın seyrini değiştirmeye yetmedi?
Aslında Nazi iktidarı bu projeye gereken önemi yeterince vermemişti, savaşın başında verdikleri destek ilerleyen yıllarda somut bir neticenin yokluğunda hızla azaldı. Ayrıca Almanlar uranyum sıkıntısı da çekmekteydi, bununla beraber ağır su rezervleri de kısıtlıydı. 1944 Kasım’ında Müttefiklerin Alman işgalinden kurtardığı Strausbourg da ele geçirilen belgelerden öğrenildiği üzere projede toplam yüz küsür kişi yer almaktaydı ve bütçesi 10 milyon doları geçmemişti. ( ileride değinileceği üzere Amerika için bu sayılar: 125 000 kişi ve 30 Milyar Dolar... ) Ayrıca Almanların çalışma merkezleri de tüm ülkeye yayılmıştı, merkezi bir kontrol söz konusu değildi.
Savaş sonrasında Alman bilim adamları “Epsilon Operasyonu” kapsamında İngiltere’de “Farm Hall”da birbirlerini görmeden konuştu(ruldu)lar. Ardında ses kayıtları karşılaştırmalı olarak incelendi. Burada Alman bilim adamlarının kısmen tutarlı bilgiler sundukları görüldü. Ardında Heisenberg’e Hiroşima olayı anlatıldı ve Heisenberg, tasvir edilen patlamayı gerçekleştirecek bomba konusunda yerinde tahminlerde bulundu. (yani Almanlar çalışmaları sonucunda önemli yol kat etmiş ve bomba konusunda çok şey öğrenmişlerdi.)
Almanlar aslında mütevazı bir bütçe ve insan gücüyle önemli bilgilere ulaşmışlardı hatta hedeflerini başarmalarına az kalmıştı, savaş birkaç ay daha uzasaydı belki de her şey çok daha farklı olurdu ancak geç kalmıştılar, zamanın çarkları hareket etmekteydi ve geri sayım onlar için sona ermişti. (Sovyetler ile devam edecek......)
Etiketler Tarih
(Hıncal Uluç, 16/03/07, Sabah)
Çocukluğumun ilk yıllarında her sayfasını büyük bir keyifle okuduğum bir dergi yayınlanırdı. Bütün Dünya.. Hayatımın gidişini değiştiren yazılardan biri bu dergide yayınlanmıştı. Babam okumamı ısrarla istemişti.. Yıllar, ama yıllar sonra bir tesadüf bu yazı yeniden elime geçti.. Garcia'ya Götürülecek Mektup'un günümüzde hatırlanmasında çok ama çok yarar var. Bu yazıyı sizlere büyük bir mutlulukla sunuyorum.
Sanıyorum benim çocukken yaptığım hatayı yapmaz, kesip saklarsınız. Yıllar sonra tesadüfen bulmamak için..
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde "Garcia'ya Götürülecek Mektup" başlıklı bir yazı çıktı. Yazan tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi. Yazı tesadüfen Çarlık Rusyası'nın Demiryolları Nazırı'nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada RusJapon savaşı başladı. Japonlar esir ettikleri Rus demiryolları mensuplarının hepsinin üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif Nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasını bütün Japon yurttaşlarının okuyup yanlarında taşımalarını emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika'da bütün kara ve deniz kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
Amerika Kurtuluş Savaşı'nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu'nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia'nın ordusuna talimat göndermek icabetti.
Cumhurbaşkanı Mc Kinley, General Garcia'ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü.
Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Teğmen Rowan mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.
Teğmen Rowan mektubu alınca: "Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunuyor? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahımı kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner, onu gönderseniz olmaz mıydı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım" demedi.
Benim burada anlatmak istediğim, Teğmen Rowan'ın dört gün sonra Küba'ya ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia'yı bulmasının, hikâyesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her okula örnek insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir. Dünyanın her yerinde, Allah'ın her günü, milyonlarca yöneticinin Garcia'ya gönderecek mektubu vardır.
Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur. Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve örgütleri felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilenmesi için zaman yoktur. Yeniden eğitim yapmak gerekir. Öte yandan hizmet devamlı akmaktadır ve sürekli işlerlik içinde olmak zorundadır. Çarkın bir dişi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Bu takdirde hizmet durur.
Bir defasında her yönetici gibi öylesine meşgul iken odama giren bir memur bana:
"Efendim, siz birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birini bir derece terfi ettirdiniz.. Yaş ve kıdem olarak aramızda hiçbir fark yok öğrenimimiz de aynı. O benden daha yakışıklı da değil. Böyle olduğu halde hâlâ beni terfi ettirmiyorsunuz" dedi. Ben ise dalgınlık halinde mırıldandım.
"Sokakta gürültü var. Duyuyor musunuz? Nedir acaba?"
"Gidip sorayım efendim" diye memur can sıkıntısıyla cevap verdi.
Biraz sonra döndü.
"Bir arabaymış efendim"
"Yükü neymiş" diye sordum.
"Gidip bakayım efendim"
Biraz sonra döndü.
"Arabanın yükü bir sürü çuval efendim."
"Çuvallarda ne varmış?"
"Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra döndü.
"Çuvallarda çimento varmış efendim"
"Nereye gidiyormuş bu araba?"
"Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra dönüp cevap verdi.
"X ve Y inşaat şirketinin merkez şantiyesine gidiyormuş efendim"
"Çok güzel" dedim. "Şimdi bana terfi eden arkadaşınızı çağırır mısınız lütfen? Hani haksız yere terfi eden arkadaşınızı."
Beriki geldi. Ben mırıldandım:
"Sokakta birtakım gürültüler oluyor nedir acaba?"
"Gidip bakayım efendim."
Döndüğü zaman şöyle cevap verdi:
"Kırk çuval Portland Çimentosu yüklü araba. Çimentoların menşei New Orleans. X ve Y inşaat şirketinin merkez şantiyesine gidiyormuş. Uluslararası ulaşıma ait bir kamyon çuvallarını istasyondan almış. Çuvallardan biri yarı yolda patladığı için şimdi bunun yerini değiştirmeye çalışıyorlar."
Bu iki örnekten birtakım sonuçlar çıkarmak için birtakım yorumlar yapmaya hiç gerek yok. Dünyayı dolduran özel müesseselerle resmi dairelerdeki bütün memurları kendime düşman etmek niyetinde değilim.
Bunlar belirli bir öğrenim döneminden sonra bir masanın başına kurularak hiçbir iş yapmadan devlet baba hesabına geçinip gitmeyi meşru bir hak saymakla zaten meşru olmayan bir iş yapmış olmuyorlar mı? Sabahtan akşama kadar sigara tüttürmek, kahve içmek vergi yolu ile kendilerini besleyen halkı hırpalamak, sadist bir zevk uğruna en basit işlemleri bile karmakarışık etmek, baştan savmak istedikleri bir müracaatçıyı masadan masaya dolaştırmak, masadan masaya dolaşarak "Bugün git yarın gel" teranesiyle hedefinden iyice uzaklaşan evrakı arşivin küflü derinliklerine gömmek.
Ay sonunda alacakları paraya karşı gördükleri iş bu ise şayet, hiç zahmet buyurmasınlar.. Millet parası onlara helal olmayacaktır.
Klemanso'nun meşhur sözü ne kadar güzel. "Bakanlık geç gelenlerle erken gidenlerin karşılaştığı yerdir" demiş. Bakanlığı süresince de garip vakalara şahit olmuş ki birçok vecize değerinde de sözler söylemiş. 1906'da bir gün aklına esmiş. Emrindeki memurların durumunu şöyle bir yakından görmek istemiş. Odalardan birine girmiş, kimse yok.. İkincisine girmiş bomboş.. Üçüncü odada bir memur varmış... O da uyuyormuş.
Yanında bulunan daire müdürüne dönmüş:
"Sakın uyandırmayın, yoksa o da çekip gider."
İşte böyle, uzun söze ve uzun izaha benim de sizin de vaktiniz yoktur.
İnsanlığın Garcia'ya mektup götürecek teğmenlere ihtiyacı çoktur.
(18 Eylül 1993'te yayınlandı.)
Etiketler Not Defteri
Almanlar çalışmalarını başlatırken, Fransa ve İngiltere'nin Nazi rejiminin bu konudaki çalışmaları konusunda tam bilgi alamamaları onları şüpheye düşürmüştü. İgilizlere göre kısa vadede bahsedilen teknolojiye Almanların ulaşması mümkün görünmüyordu, fakat yaptıkları bir buluş şüphelerini haklı çıkarıyordu.
Uranyum-235 çekirdek tepkimesine kolayca sokulabilen ve devamında tepkimeleri zincirleme olarak sürdüren tek doğal maddedir ve oldukça az bulunur. Doğal uranyumun %0.7 sini oluşturur ve asıl nükleer güç, U-235 in kullanılması ile elde edilir. Fransızların bu konuda buldukları ise "ağır su"yun bu çalışmalar için gerekliliğiydi.
Ağır su, oksijen atomu ile hidrojen izotopu olan döteryumun birleşmesi ile ilde edilir ve molekül ağırlığı 18 olan normal su yerine molekül ağırlığı 20 dir. (nükleer reaktörlerde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanılır.)
Fransızların, ağır suyun gerekliliği bilgisine ulaşmasının ardından, Hitler'in saldırdığı ilk ülkenin Norveç olduğunu fark ettiler. Önemli derecede ağır su rezervine sahip olan Norveç, Hitler'in ilk hedefiydi. Nazi iktidarının ağır suya olan ilgisi aşikardı. Bunun üzerine Fransa ülkedeki tüm ağır su rezervlerini başkent Paris’te topladı, buradan da, olası Almanya istilasına karşı güvenlik nedeniyle Amerika'ya gönderdi. Önemli olan suyun Hitler'in eline geçmemesiydi.
Fransız ve İngilizlerin bu konudaki şüphelerini haklı çıkaran bir başka olay 1941 yılında yaşandı. Almanlar tarafından istila edilen Norveç’ten bir bilim adamı İngiliz istihbaratına önemli bir bilgi veriyordu; Almanlar, ağır su talebinde bulunmuşlardı. Ulaşılan bilgi kritik bir öneme sahipti, çünkü artık müttefiklerin Alman nükleer çalışmalarına dair bir şüphesi kalmamıştı, Hitler, nükleer silah peşindeydi...
Müttefikler, karşı tarafın tam olarak ne üzerinde çalıştığını anlamaya çalışırken, Alman nükleer araştırma gruplarından birinin lideri, Haisenberg, Eylül 1941 de Danimarka'ya gitti. Burada gizli bir görüşme yapacaktı, bir diğer ünlü fizikçi Niels Bohr ile.
Bohr – Heisenberg görüşmesinin detayları konusunda tam bir netlik söz konusu değildir ancak yıllar sonra açılan arşivlerden ulaşılan mektuplara göre iki farklı yargıya varılmıştır. Bunlardan birincisi, Heisenber’in Bohr’a bir teklif götürdüğünü iddia eder, Bohr, yürütülmekte olan nükleer çalışmalara katılacaktı ve karşılığında akademik olarak ilerleme sağlayacaktı. Bir diğer görüş ise söz konusu ziyaretin farklı bir amacının olduğunu aktarmakta. 1941 yılı başında Alman çalışmalarının pek de parlak gittiği söylenemezdi, aksayan yönler vardı ve Heisenberg, Meslektaşına çalışmaları öven bir konuşma yapacaktı, Bohr da aldığı bu bilgileri Amerikalılara iletecekti. Bunun devamında ise Nazi nükleer çalışmalarının sağlam adımlarla ilerlediğini sanan Batı, Almanya üzerine atom bombası atmaktan çekinecekti.
Bu iki görüşten hangisi doğru tam olarak bir sonuca varamayız ama Bohr’un da 1943 yılında Amerika’ya gittiğini belirtelim.
1942 yılının başı itibariyle Almanya’daki çalışmalar önceki yıldan bir farkı olmaksızın iyi gitmiyordu. Bunun nedenleri arasında döneme hakim olan politik hava, Hitler’in araştırmalara yeterince fon ayırmaması, yeterli sayıda insanın projeye dahil edilememesi, bilim adamları üzerindeki baskılar, aaştırma laboratuarlarının tek bir yerde toplanmayıp tüm ülkeye dağılmış olması, uranyumun eksikliği projeyi olumsuz etkilemekteydi. Bunlardan da öte, ordunun hemen kullanılacak silahlara ihtiyaç duyması verilen desteği minimuma indiriyordu. Ancak Şubat 1942 de Heisenberg’in, içerisinde önemli politikacılar, bürokratlar ve askeri yetkililerin bulunduğu bir gruba yaptığı konuşma azalan desteği biraz olsun canlandırmakla birlikte heyecan dalgasına da yol açıyordu. Bu konuşmasında Heisenberg elde edilecek bombanın yıkıcı gücünün hayal edilemez boyutlarda olduğunu vurguluyor, kaybedilen desteği geri almaya çalışıyordu.
Heisenberg’in aynı yıl Haziran 1942 de Keiser Wilhelm Enstitüsünde yaptığı ve büyük ses getiren konuşması, o tarihlerde çalışmaların hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemliydi. “Şimdiye kadar elde edilen sonuçlara göre, uranyum parçalayıcı alet yapıldıktan sonra şu andaki mevcut bombalardan milyon kere daha etkili bombalar üretmek imkansız gözükmemektedir.” Bu konuşmasıyla, Almanların henüz nükleer reaktör inşa edemedikleri ortaya çıkmaktaydı. Eğer bunu başarabilirlerse, Heisenberg’e göre, düşlenen silahı yapmak zor olmayacaktı. Heisenberg konuşmasını, bu alanda teknoloji için son derece önemli olan buluşların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde gerçekleşebileceğini vurgulayarak sonlandırıyordu.
Etiketler Tarih
İkinci Dünya Savaşı Milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı, şehirler yok olmuş, fabrikalar silinmiş, çok sayıda sivil yaşamını kaybetmişti. Ama İkinci Dünya Savaşını akıllara kazıyan ise, savaşın sonunda Japonya'ya atılan atom bombaları olmuştu.
Atılan Aatom bombaları ile Hiroşima kentinin üçte ikisi yok olmuştu, Nagazaki'de de durum farklı değildi. Ayrıca bu, yeryüzünde taktik amaçlı kullanılan ilk nükleer bombaydı. (ve halen tek bomba)
Savaştaki gelişmeler bir yana, tüm ülkeler bir yandan savaşı sürdürürken, diğer yandan nükleer silah geliştirme çabası içerisindeydi. Bu çalışmalar, elde edilecek olası bombanın gücünün anlaşılmasından sonra yarışa dönüştü, önemli olan ilk kimin bu teknolojiye erişeceğiydi. Amerika, buna ilk ulaşan ülke oldu, fakat Almanya, Sovyetler Birliği ve Japonya da bu konuda ciddi araştırmalar yürütmekteydiler.
Söz konusu ülkelerin savaş yıllarında nükleer konulardaki çalışmaları zamanla arşivlerden çıkan belgeler ile görüldüğü üzere oldukça ciddi boyutlara ulaşmıştı.
Almanya
Radyoaktivite ilk kez 1896 yılında keşfedilmişti. Bu aşamadan sonra devam eden çalışmalar neticesinde 1934 yılında İtalyan Enrico Fermi çekirdek enerjisinin kontrolünün yolunu açtı.
Bu alandaki araştırmalar böylesine yavaş ilerlerken, 1939 yılında çekirdek bölünmesinin başarılmasının ardından 1945 de atom bombasının yapımına kadar geçen süre yalnızca 6 yıldır. Bu açıdan, savaşın bilimsel çalışmalara olumlu bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.
1939 yılında iki Alman bilim adamının önderliğinde yapılan çalışmalar sonucu insanoğlu, uranyum'u ikiye bölmeyi başardı ve ortaya muazzam boyutlarda enerji çıktığını gördü. Bu aşamada yapılan tahminlere göre portakal büyüklüğündeki bir uranyum ile 20 000 ton dinamitin patlaması anındaki güç elde edilebilirdi. İşte bu, atom bombası fikrinin çıkış noktasıydı.
Alman bilim adamlarının bu başarısı diğer ülkelerin de dikkatini çekmişti. Sonuçta Hitler iktidardaydı ve böylesine önemli bir bilgiye sahip olan Alman bilim adamlarını kullanarak tasarlanan bombayı yapabilirdi. İngiltere'den Havacılık Bakanı Bilim Danışmanı Cherwell'in ikinci dünya savaşının hemen öncesindeki raporu bu noktaya dikkat çekiyordu; "Almanya, uranyum bazlı bir bomba kullanarak İngiltere'yi zor durumda bırakabilir." Fakat İngiliz makamlarının bu bilgiyi fazla dikkate aldıkları söylenemez, çünkü onlara göre Almanların böyle bir teknolojiye ulaşması "kısa vaadede" zor görünmekteydi.
1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ile İkinci Dünya Savaşı başlarken aynı yıl Almanlar "Uranyum Projesi"ni başlatıyorlardı. Tasarlanan bombanın yapımı için gerekli fonlar ayrılıyor, çalışmaları yürütecek bilim adamları bir araya getiriliyorlardı.
Almanya'da bu çalışmaları yürüten bir değil, iki grup vardı ve bu iki grup rekabet içerisinde gözükmekteydi. Birinci grup Keiser Wilhelm Enstitüsünde Werner Heisenberg'in önderliğindeki bir takımdan oluşmaktaydı, ikinci grup ise Kurt Deibner önderliğinde askeri denetim altında bir takım idi.
Bu konudaki tartışmalar ile birlikte, Almanya'nın ünlü fizikçisi Heisenberg (kuantum mekaniğindeki çalışmaları ile nobel almış bir bilim adamı ) liderliğindeki grubun atom bombası için çalışıp çalışmadıkları tam olarak kesin değildir. En azından Hitler için bir atom bombası üretme amacında olup olmadıkları tartışma konusudur. Yine de buradaki çalışmaların da Almanya tarafından bilinip desteklenmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.
Etiketler Tarih
Almanya'nın Polonya'ya saldırması, böyle bir hareketi savaş sebebi sayan İngiltere ve Fransa'yı, Hitler'e savaş ilan etmek zorunda bırakmıştı. Ve Churchill "kan, ter ve gözyaşı" vaadederek savaşa girdi.
Nisan 1940 itibariyle Danimarka ve Norveç, Almanya tarafından istila edildi. (Hitler, Fransa’ya saldırmadan once kuzeye çıkmayı yeğlemişti. Neden acaba?) Ardından Hollanda, Belçika, Lüksemburg düştü.
Yönünü Paris’e çeviren Alman tankları, 5 haftada Paris’e ulaşınca Fransa saf dışı kalmış oldu. (14 Haziran 1940) Almanya’nın tüm Avrupa’yı istila ettiğini gören İtalya ise 10 Haziran 1940 da Almanya’nın yanında savaşa girdi.
Fransa’nın düşmesinin ardından Alman uçakları İngiliz şehirlerini bombalamaya başladılar. Sanayisini, askeri fabrikalarını bu saldırılarda kaybeden İngiltere adya hapsoldu ve kıta Avrupa’sına çıkarma yapacak gücü kalmadı.
Batının kısa sürede erimesinin ardından Alman tankları bu sefer yönünü balkanlara çevirdi. Yıl sonuna kadar bütün Balkan ülkelerinde denetim sağlanırken, Türkiye ile Almanya komşu oldular.
Bu arada 27 Eylül 1940 tarihinde Almanya – İtalya – Japonya üçlü ittifak anlaşması imzaladılar.
Tüm Avrupa’yı fetheden Hitler’in 1941 yılı itibariyle nereye saldıracağı meçhul idi. Yeni hedef neresiy idi?
22 Haziran 1941 de Alman tankları Sovyet sınırını hızla geçerek savaşa yeni bir boyut kazandırıyorlardı. Artık Sovyetler ile Almanlar arasındaki saldırmazlık anlaşması bozulmuştu.
Almanlar Avrupa’yı kısa sürede istila ederken uzaklarda, Pasifik’de Japonların Amerikan donanmasına baskın vererek saldırmasının ardından savaşın rengi değişti. Amerika müttefiklerin yanında savaşa girdi, harp, tüm dünyaya yayılmış oldu, savaş uzadı.
Sovyet topraklarında hızla ilerleyen panzerler, yıl sonuna kadar Moskova’ya 22 km yaklaştı, artık Moskova’nın ışıkları gözükmekteydi, fakat Sovyetler direnmeye devam ettiler. Almanlar 1941’i 1942’ye bağlayan kış aylarını sovyet topraklarında geçirdiler.
1942 nin bahar ayları ile birlikte Almanlar saldırılarını yeniden şiddetlendirlier. Kafkas petrollerinin etkisiyle “Mavi Operasyon” kod adıyla bilinen saldırıları başlattıktan sonra Ağustos 1942 de Kakaslar’a ulaştılar. Fakat Stalingrad önlerinde beklemedikler bir direniş ile karşılaştılar.
Pasifik’deki Japon yayılması 1942 yılı Ağustos sonu itibariyle Amerika tarafından durduruldu. Afrika’da ise Alman – İtalyan – Fransız ve İngiliz güçleri arasındaki çatışmalar devam ediyordu.
Bir zorlu kışı daha Sovyet topraklarında geçirmek zorunda kalan Alman birlikleri , Stalingrad şehrine yaptıkları saldırılardan yenik ayrılarak Şubat 1943 başında teslim oldular ve savaşın bu dönüm noktasından sonra istila ettikleri topraklardan hızla geri çekilmeye başladılar. 12 Mayıs’da Afrika’daki Alman ve İtalyan birlikleri de teslim oldu, 25 Temmuz’da Mussolini hükümeti düştü, Kızıl Ordu tüm doğu cephesinden saldırıya geçti, Amerika Pasifik’deki adaları Japonların elinden bir bir almaya başladı.
1944 yılında ise savaşın kaderi netleşiyordu, Sovyetler doğudan hızla gelirken, 6 Haziran’da Normandiya’ya çıkarma yapan Müttefikler batıdan saldırıya geçtiler. Hitler’in o zamana kadar sakındığı, başına gelmiştiÜ aynı anda iki cephede birden savaşması gerekiyordu. Batıdan Amerika önderliğindeki Müttefikler, doğudan ise Kızıl Ordu ilerlemekteydi ve artık tartışılmaya başlanan kimin Berlin’e daha önce gireceğiydi. Pasifik’de ise Japonlar Üstünlüklerini kaybetmişlerdi.
1945 yazına gelmeden 24 Nisan’da Berlin Kızıl Ordu tarafından alındı ve akabinde 7 Mayıs 1945’de Almanya teslim oldu.
Savaşın sona ermediği tek yer kalmıştı, Japonya direnmeye devam ediyordu fakat kendi adalarında abluka altına alınan japonlar barışı görüşmeye hazırdılar, tek şartları “onurlu” bir teslimiyet idi, İmparator’a asla dokunulmayacaktı. Müttefikler ise şartsız bir teslimiyet istemekteydiler. Bunun üzerine japonlar 1945 yazı itibariyle adalarına bir Amerikan çıkarması beklerken 6 – 9 Ağustosta atılan iki nükleer bombanın yıkıcı gücü karşısında teslim olmak zorunda kaldılar. (14 Ağustos 1945) İşin garip tarafı, bu şartsız gerçekleşen teslimiyet sonrası İmparator’a hiç dokunulmadı... (devam edecek)
Etiketler Tarih
İkinci Dünya Savaşı Sırasında Nükleer Bomba Yarışı
Günümüz dünyasına baktığımızda, farklı bölgelerde farklı sorunların yaşandığını görmekteyiz. Kmi yerlerde iç savaşlar ve durmak bilmeksizin akan kanlar, kimi yerlerde toprak paylaşımı için yapılan mücadeleler ve bazı yerlerde ise nükleer çalışmalar çözüm bekleyen sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.
Kuzey Kore ve İran örneğinde olduğu gibi nükleer çalışmalar bazen sorun yaratabilmektedir. ( Ya da Hindistan örneğindeki gibi mevcut durumun tam zıddı şekilde tebrik ziyaretlerine yol açabilir! ) Kuzey Kore, yürüttüğü çalışmalar dolayısı ile karşı karşıya kaldığı yaptırımlar sonucu dünyadan soyutlanırken, İran ise psikolojik baskılar ile yıldırılmaya çalışılıyor. ( Fakat Ortadoğu'yu aynı şekilde tehdit eden İsrail'in bu konudaki durumu ise hiç gündeme gelmiyor! )
Nükleer çalışmalar konusunda ülkelerin bu çelişkili tutumlarıyla beraber bir diğer ilginç durum ise, bu teknolojiye sahip olup, bomba geliştirmeyen ülkeler ile karşımıza çıkmaktadır. (Avustralya, Almanya, İtalya, Japonya... ) Bu ülkeler gereken teknolojiye sahip olmalarına rağmen, nükleer silah geliştirmeyeceğini açıklayan ülkeler.
Bu manzara ve ortaya çıkan gergin atmosfer içerisinde insanın aklına şu soru geliyor, nükleer silah geliştirme düşüncesi ne zaman başladı, neler yaşandı ve ilk kim kullandı?
Bu soruların cevapları, İkinci Dünya Savaşı esnasında yürütülen çalışmalarda ortaya çıkıyor. Dünyayı kasıp kavuran ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan savaş ortamında sürdürülen araştırma-geliştirme faaliyetleri sonucu ortaya kitle imhasını çok kolay sağlayan bir silah çıkacaktı; Atom Bombası.
Atom bombasının geliştirilme sürecini ve aynı esnada bu teknolojiye erişmek için zamana karşı zamana karşı sürdürülen yarışı anlamak adına İkinci Dünya Savaşı'nın özeti ile başlamak yerinde olur sanırım.
İkinci Dünya Savaşı
İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına sebep olarak Almanya'nın yürüttüğü politikaları ve bu savaşın bir Avrupa savaşından dünya savaşına dönüşmesine neden olarak da Japonya'nın Pasifik de benimsediği yayılma politikasını gösterebiliriz. Fakat sürdürülen bu politikalar da, ilk dünya savaşının ardından ortaya çıkan düzenden, bu düzenin kendisine uyguladığı baskıdan kurtulmak isteyen Almanya'dan beklenen politikalardı.
İlk dünya savaşının ardından imzalanan Versay Anlaşması ile Almanya, elinde tuttuğu pek çok bölgeyi başka devletlere terk ediyordu, mecburi askerlik kaldırılıyor, denizaltı ve uçak yapım hakkı elinden alınıyordu. Gemileri İtilaf Devletleri'ne teslim edilecekti.
Böyle bir Almanya'nın başına geçen Hitler, Versay Anlaşması'nın da oluşturduğu siyasi havanın da etkisiyle hızla silahlanarak kafasında çizdiği sınırlara ulaşmak amacı ile harekete geçmiştir.
Avusturya ve Çekoslovakya'yı topraklarına katan Hitler'e karşı İngiltere ve Fransa, bir daha ki hedef olan Polonya'ya saldırılması halinde Almanya'ya savaş açacaklarını bildirmişlerdir. Bu tarihlerde takınacağı tavır önemli olan Sovyetler Birliğinin, Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamasının ardından doğu sınırını güvence altına alan Hitler, 01/09/39 tarihinde Polonya'yı işgal ederek savaşın fitilini ateşlemiştir.
Etiketler Tarih
(Hakkı Devrim, Radikal, 07/03/07 )
Tolga benim arkadaş torunlarımdan biri, Wisconsin Üniversitesi'nde mastırını tamamlayıp döndü. Amerikalı bir arkadaşı ona, İslamı tahkir eden karikatürler olayı konuşulurken, elbette iyiniyetle demiş ki:
– Muhammed çıkıp da yatıştırıcı bir açıklama yapsa ya!
– Muhammed, İsa'dan 600 yıl kadar sonra öldü, demek sorunda kalmış.
Amerikalı genç üzülmüş:
– Bunu bilmiyordum.
Etiketler Not Defteri
(Cumhuriyet, 28/02/07)
İngiliz The Sunday Telegraph gazetesi, CIA'in İran'da kaos yaratmak amacıyla aralarında PKK'nın İran'da kolu olarak bilinen PJAK örgütünün de bulunduğu etnik ayrılıkçı grupları Finanse ederek yardım sağladığını öne sürdü.
İngiltere'de pazar günleri yayımlanan gazete, "ABD İran'da terör yaratmak için terör gruplarını finanse ediyor" başlıklı haberinde, "Amerika, nükleer programından vazgeçmesi için İslami rejim üzerinde baskı oluşturmak amacıyla İran'dak etnik ayrılıkçı grupları gizlice finanse ediyor." iddiasında bulundu. İran yönetiminin azınlık haklarını ve kültürlerini baskılamakla suçlandığını belirten gazete, CIA'in destek verdiği gruplar arsında bulunduğu iddia edilen PKK'nın İran'daki kolu PJAK'ın son zamanlarda eylemlerini arttırdığına dikkat çekti.
Etiketler Not Defteri
Bir devletin temelinin "adalet" olduğunu daha önce "Linç" başlıklı yazıda söylemiştik. Adalet, devletin varoluş sebebidir, ortaya çıkışına bu alandaki ihtiyaç sebep olmuştur. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkalrda uzlaşmayı sağlayacak yegane kurum Devlet'dir. Adaletin yerine getirilmesi içinse Hukuk'a başvurulur.
Hukuk kelimesi Arapça "Hak" kökünden gelir ve bu kelimenin çoğuludur.(*) Türk Dil Kurumu'na göre ise "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür".
Hukuk'un kelime anlamından yola çıkarsak, hakkı, haklıya teslim edemeyen bir devletin varolş sebeplerinden biri gerçekleşmeyerek, meşruiyeti tartışmalı hale gelir. Aynen 5 yaşında ölen Selvan'ın başına gelenler gibi.
Radikal Gazetesi'nin 27 Şubat'taki haberine göre, 9 Mart 2001 günü ailesi ile büyük marketlerden birine giden 5 yaşındaki Selvan'ın üzerine raflar yıkılmış, küçük çocuk altta kalarak ölmüştü.
Aile, olaydan sonra devletin, vaadettiği adaleti yerine getirmesi ve sorumsuzluğun cezasız kalmaması talebiyle mahkemeye başvurdu, ilk bilirkişi heyeti "maktul'un de sorumlu olduğunu söyledi ancak babanın rapora itiraz etmesinden sonra ikinci bilirkişi heyeti rafın duvara montesiz, bir ayağının eksik ve TSE standartlarına aykırı olduğunu ve çocuğun teması olmadığını saptadı.
Mahkeme bunun üzerine sorumlulara önce hapis cezası verdi sonra da bunu paraya çevirdi. Bunun üzerine baba kararı temyiz'e götürdü.
Bu aşamadan sonra davayla ilgili tek bir tebligat bile almayan Karahan, geçen hafta Yargıtay'ın internet sitesinde araştırma yaparken şaşkına döndü. Karar, 11 Mayıs 2005'te 'eksik soruşturma' gerekçesiyle bozulmuştu. Hemen 20. Asliye Mahkemesi'ne koşan Karahan, dosyada gördüklerine inanamadı. Dava bir kez daha görülmüş, yeniden yargılama sürecinde tebligatlar kazadan sonra kapattığı işyerine yapılmıştı.
Bu aşamadan sonra mahkeme yeniden bilirkişi heyeti atadı. 15 Mart 2006 tarihinde yemin ederek göreve başlayan bilirkişilerin raporlarını tamamlama süreleri 15 gün idi. Fakat burada bir çelişki vardı, bilirkişi heyetinin raporlarını verdiği gün, göreve başladıkları gün ile aynı gündü. Yani hakim görevi verdi, "bilirkişi" de bilir-kişi olduğunu ıspatlarcasına raporu hemen cebinden çıkarıp sundu!
Baba dosyada bir de bilirkişi istifası buldu. Üstelik onun tarihi de 15 Mart 2006'ydı. Avukat Uğur Erhan Dinçer, dilekçede, 'değerlendirmeye yönelik yeknesaklık ve görüş birliği olmadığından' istifasını yazmıştı.
Baba, şimdi yeniden yargıtayda ve adaletin yerini bulmasını bekliyor.
Bir devlet adaleti sağlayamıyorsa, hukuku bir kişinin ya da grubun çıkarlarına göre değiştirip ihlal ediyorsa, haksızlığa uğrayan bireyler üzerinde devlet olma hakkını kaybetmiştir. Vergi alamaz, askere çağıramaz, herhangi bir denetimde bulunamaz, çünkü vaadettiği adaleti sağlayamamıştır.
Beş yaşında ölen Selvan'ın davası şu anda Yargıtay'da bekliyor. Geç gelen adalet adaleti sağlayamasa da, hala geç olmadığını düşünebiliriz. Hukuk'un üstünlüğünün sağlanması için hala fırsat var. Ve hala bu ülkede devletin adaleti sağlayabildiğine inanmak istiyoruz.
Etiketler genel
Genellikle Batı ile Doğu medeniyetlerini karşılaştırmak söz konusu olduğunda biz, doğu medeniyetlerine mensup insanların kendilerini küçük görme, "onları" ise yüceltme eğilimi vardır. Biz pek çok şey de geri kalmışızdır, onlar ise her şey de ileridirler, bizden daha iyi ve daha çok bilirler. Kısacası bizden üstündürler.
Halbuki, doğu medeniyetlerinin şu anki geri kalmışlıklarını tarihin bütün zamanlarına atfedemeyiz. Yüzyılla önce doğu insanlarının, batılılar kendi aralarında savaşıyorken, kurdukları medeniyet ve ulaştıkları bilgilerden bazılarına, şu anda pek çok alanda üstün gördüğümüz batı uygarlığı yeni yeni ulaşmaya başlamıştır. Bunun son örneği de 24 Şubat'da Sabah gazetesinde yayınlanan bir haber oldu.
Haberde şunlara yer verildi; " ABD'deki Harvard Üniversitesi'nden Peter Lu ile Princeton Üniversitesi'nden Paul Steinhardt adlı araştırmacıların yaptığı çalışmaya göre İslam dünyasındaki sanatçıların çinilerinde kullandıkları geometri bilgisine, Batılı matematikçiler ancak 500 yıl sonra ulaşabildi. İki bilim adamı bu tezlerine örnek olaraksa, Bursa'da bulunan Yeşil Cami'deki çiniler ile İran, Irak Afganistan ve Özbekistan'daki yapıtları gösterdi.
Bilim dergisi "Science"da yayımlanan bu ilginç araştırmaya göre, önceleri İslam sanatçılarının çinilerdeki bu şekilleri sadece pergel ve cetvelle yaptıkları sanılıyordu. Ancak ABD'li iki bilim adamı, mercek altına aldıkları yapılarda "kuvasi kristal geometrisi" denilen ve düzensiz aralıklarla kendini tekrar eden bu sistemin kullanıldığını saptadı. Bu sistemi Batı'da ilk geliştirense, bundan yaklaşık 30 yıl kadar önce tanınmış İngiliz bilim adamı Roger Penrose oldu. Bu geometrik sistemde, 5 ve 10 kenarlı şekiller düzensiz ve çok büyük aralıklarla birbirini takip ediyor. Araştırmacılara göre, hayli karmaşık olan bu düzeni dev ölçekli düzlemlerde kullanmak ise çok büyük bir matematik bilgisi gerektiriyor. Ortadoğu ve Orta Asya'da bu çinilerin, cami ve medreselerde yapıldığının belirtildiği yazıda, bu geometrinin Batılı matematikçiler tarafından ancak 500 yıl sonra keşfedilebildiğine dikkat çekildi."
Araştırmayı yapan Peter Lu'nun şu sözleri aslında her şeyi ele veriyordu; "Bu sistem, çok da önem vermediğimiz bir kültürün aslında sandığımızdan ne kadar ileri olduğunu gösteriyor." çok da önem vermediğimiz bir kültür...
Bu sözde dikkat edilmesi gereken nokta, onların önem vermediği kültüre bizim de önem vermiyor olmamız. Bu düşünceyi nasıl benimsediğimiz, aklımıza nasıl yerleştiğiyse bir başka tartışmanın derin konusu olur.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise böyle bir araştırmayı onlar yapınca kaale almamız. İlgili haberde adı geçen "kuvasi kristal geometrisi" dışında bir çok bilimsel buluşu ilk yapan İslam bilginleri ise;
İlk kağıt fabrikasını kuran alim İbni Fazıl,
Kızamık ve çiçek hastalığını keşfeden; alim Razi,
Mikrobu ilk tanımlayan alim Akşemseddin,
Cüzzamı bulan alim ... İbni Cessar,
Vebanın bulaşıcı olduğunu bulan alim İbni Hatip,
Verem mikrobunu bulan alim Kambur Vesîm,
Retina tabakasını bulan alim İbni Rüşd,
İlk göz ameliyatını yapan alim Ammar,
İlk kanser ameliyatını yapan alim Ali bin Abbas,
Küçük kan dolaşımını bulan alim İbnünnefis,
İlk Tabipler odası başkanı Ali bin Rıdvan,
Sıfırı ilk kullanan alim Harizmi,
Trigonometriyi ilk bulan alim Battani,
Tanjant, kotanjant ve kosekantı ilk kullanan alim Ebul Vefa,
Trigonometri kitabını yazan alim Nasiruddin Tusi,
İlk trigonometrik dönüşüm formülünü bulan alim İbni Yunus,
Binom formülünü ilk bulan alim Ömer Hayyam,
İlk difransiyel kitabını yazan alim. Sabit bin Kurra,
Ondalık kesiri ilk bulan alim Gıyaseddin Cemşid,
İlk usturlabı yapan alim Zerkali,
Dünyanın döndüğünü keşfeden ilk alim Biruni,
Dünyanın çevresini ilk ölçen alim Musa kardeşler,
Güneşin yüzündeki lekeleri ilk bulan alim Fergani,
Yıldızların yer ve açıklıklarını ölçen ve ilk cetveli geliştiren alim Cabir bin Eflah,
İlk otomatik kontrol sistemleri tasarlayan alim Ahmet bin Musa,
İlk optik temellerini koyan alim İbni Heysem,
Sesin .fiziki açıklamasını ilk yapan alim Farabi,
İlk torna tezgahını yapan alim İbni Karara,
Kanatlarla uçan ilk alim Hazerfen Ahmed Çelebi,
İlk uçağı yapan alim Ebu Firnas,
Yer çekimini ilk bulan alim Razi,
Sarkaçlı saati ilk yapan alim İbni Yunus,
Maddelerin özgül ağırlığını ilk hesaplayan alim Hazini,
Atomun parçalanabileceğim ilk bulan alim Cabir bin Hayyan,
Gök kuşağını ilk açıklayan alim Kutbettin Şirazi,
İlk kimya laboratuarını kuran alim. Cabir,
Saf alkolü ilk elde eden alim Razi,
Fosforu ilk bulan alim Beşir,
Havan topunu ilk bulan alim Fatih Sultan Mehmed,
İlk kıta seyahatnamesini yazan alim İbni Battuta,
İlk dünya haritasını çizen alim Mürsiyeli İbrahim,
İlk ecza kitabını yazan alim İbni Baytar... (sinanoglu.net'ten)
Tüm bu bilgilerden sonra sanırım ön yargılarımızı gözden geçirmemiz gerkecek. Tez zamanda bunu gerçekleştirmemiz dileğiyle...
Etiketler genel
(17 Şubat 2007, Hürriyet)
Belkide bu konu ilk defa Türkiye’nin gündemine gelecek. Terörle mücadele ve PKK bağlamında çok büyük bir oyun başlamak üzere. Sahnenin perdeleri kapalı, sahneyi açacak oyuncular perdenin arkasında ipleri ellerinde tutuyorlar. Yapacakları tek şey perdeyi açmak. Perde açılmak üzere. Bunun bütün emareleri ortada. Önemli olan o emareleri iyi okuyabilmektir. Oyun şudur: Çeşitli çevrelerde- ne kurum ne ülke ismi vermek istiyorum, düşündüğünüz zaman bulabileceğiniz şeyler- bugün PKK’nın bir terör örgütü olduğunu bir çok ülke kabul etmiştir. Başta ABD, AB ve NATO dahil… Ancak son aylarda bazı yerlerde Kürt konferansları düzenliyorlar. Onların sonuç bildirilerine dikkatli olarak baktığınız zaman perdeyi açacak aktörleri, kimler olduğunu da çok iyi anlarsınız. Birçok ülkenin terörist olarak kabul ettiği PKK’yı, başka bir kimliğe dönüştürmek mümkün müdür? Soru budur. Bazı çevrelerin gördüğü, "Evet mümkündür". Hangi kimliğe dönüştürelim bu mücadeleyi? İnsan hakları ve azınlıklara indirelim, siyasi platforma taşıyalım. Bu siyasi platformun iç siyasetle ilgisi yok, uluslararası bir siyaset bu. O raporlara baktığınız zaman bunları görüyorsunuz. PKK bir ateşkes ilan etti. Geriye baktığınız zaman PKK kaç kere bu yolu denedi. Sonra ne oldu? Terör olayını, insan hakları ve azınlıklar bazına indirip Türkiye’nin önüne, eğer mümkünse çok uluslu hale getirerek, ki bunun da teşebbüsleri var, koymaktır. Bu, şu anda geldiğimiz noktada PKK ile mücadelede benim görebildiğim en önemli husustur. Bu konuda Türk milletinin uyanık olması lazım. O sözde ateşkes ilanından sonra bir yetkili aynen şunu söylüyor: "Bu ateşkes çok iyidir. Çok güzel bir gelişmedir." Dağlardaki teröristleri görmeden söylenen bir söz. "Biz buna dayanarak, PKK’nın terörist kimliğini de ortadan kaldırabiliriz…" Bunu söyleyen bellidir, zamanı bellidir, yeri bellidir. Yetkisi de bellidir. PKK’yı terörist örgüt olmaktan çıkaralım. İşte ondan sonra da "insan hakları ve azınlıklar bağlamında bu konuyu gündeme getirelim" demektedir. Kamuoyuna bunu ilk kez açıklıyorum.
Etiketler Not Defteri
Saatler 17 Şubat 1993 günü 12:30'u gösterdiğinde Türk Hava Kuvvetleri'nin KK 10011 no'lu Beecraft B-200 S/M BB 1412, aletli meteorolojik ve buzlu uçuş şartlarında, Türkiye, Ankara Esenboğa Havaalanı için aletli iniş sistemi lokalizörünü bulmak için manevra yaparken düştü. Uşuş mürettabatı kaza öncesi motor titreşimleri bildirdi. İki mürettebat ve üç yolcu öldü. Uçak parçalandı. Türk Hava Kuvvetleri için düzenlenen resmi raporda olay böyle özetlenmişti.
Peki Eşref Bitlis kimdi? Dönemin jandarma genel komutanı idi. Kürt sorunu üzerine oldukça düşünmüştü, olayı her yönüyle analiz etmiş, ve bir strateji uygulayabilecek sonuca varmıştı. Bitlis paşa, 1990'da Orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı'na atandı. Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye'den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD'nin Kuzey Irak'da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti'nin Türkiye'nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa Hükümete şikayet edildiği iddia edildi.(*)
Erol Mütercimler'in yazdığı üzere; "Olayın mahkeme safhasında İTÜ'den üç kişilik bilirkişi heyeti tayin edilmiştir. Bu heyetin hazırladığı raporun yedinci sayfasındaki sonuç bölümünde şu görüşlere yer verilmiştir:
Bilirkişi raporunda yeraldığı üzere, uçağın düşüş nedenleri arsında sabotaj olasılığı da hayli yüksekti. Buna rağmen konunun üzerine yeterince gidilmedi ve alelacele dosya kapandı.
Necati Özgen'in açıklamaları
16 Eylül 2002 'de Sabah Gazetesi'nde, Eşref Bitlis'in şehit olduğu dönemde O'nun genel sekreteri olan Orgeneral Necati Özgen ile yapılan röportaja göre Amerikan Jetleri Bitlis'in helilopterini düşüreceklerdi.
Özgen'in açıklamalarına göre yerden 1500 metre yüksekte uçmakta ve Barzani'nin karargahına doğru yol alan Eşref Bitlis Paşa'nın da içinde bulunduğu Türk helikopterine, iki amerikan jeti çok yakından uçarak tacizde bulundu. Jetlerin egzoz gazı helikopterin motorlarını doldurduğunda, oksijensiz kalan motorlar nedeniyle neredeyse düşme noktasına gelindi. Üstelik bu taciz iki kez gerçekleşti.
Bölgedeki tüm uçuşlardan karşılıklı iki tarafın da haberi olduğunu söyleyen Necati Özgen, "şimdi düşünün ki hiç haberleri olmasa bile, orada bir Sikorsky helikopteri var. Kime ait, kimin var Sikorsky helikopteri? Barzani'nin yok, Talabani'nin yok..." diyordu.
Orgeneral Eşref Bitlis'in ölümü, aradan 14 sene geçmesine rağmen hala açıklığa kavuşmuş değil. Ve hala uçaklarımız esrarlı şekilde düşmeye devam ediyor...
(*):Orgeneral Eşref Bitlis (1933 - 1993); kimkimdir.gen.tr
not:bu konu hakkında daha detaylı bir değerlendirme için Erol Mütercimler'in Komplo Teorileri kitabına bakınız.