Almanlar tüm zorluklara rağmen çalışmalara devam ederken, müttefikler de karşı tarafın hangi aşamada olduğunu öğrenmek için uğraşmaktaydılar. Daha önce İngiliz ve Fransız istihbaratı malum konuda bilgi toplamaya çalışırken, 1943 yılına gelindiğinde Amerika, Avrupa’da yeni bir görev biçiyordu kendisine, “Alsos Görevi”. Bu proje kapsamında Amerikan istihbaratı Almanların nükleer çalışmalarının detaylarını öğrenmek amacıyla harekete geçmişti.
Şubat 1943 de ise hem Almanlar hem de müttefikler için önemli bir gelişme yaşandı, Norveçli bir sabotaj birimi, Almanların Vermonk'daki nükleer tesisine saldırı düzenledi. Vermonk'un almanlar için önemi, ellerindeki tek ağır su kaynağı olmasıydı. Böylesine önemli bir tesise çok kritik bir saldırı düzenleyen Norveçlilerin, Nazi nükleer programını ne derece etkileyebildikleri ise tartışma konusudur. Lakin, tesisin ellerindeki tek ağır su kaynağı olduğu düşünüldüğünde, projeye ağır bir darbe vurulduğunu iddia etmek yersiz olmayacaktır.
1944 yılına gelindiğinde zaman artık Almanya'nın alehine işlemekteydi, geri sayım devam ediyordu, Alman bilim adamlarının üzerindeki baskı artarken, çalışmalara ayrılan maddi destek de azalmaktaydı. Almanya'nın cephede yürütmekte olduğu savaşı kaybetmeye başlaması, Hitler'in, zaten "Yahudi fiziği" olarak adlandırdığı ve henüz bir meyve vermemiş olan çalışmalara verdiği desteği önemli ölçüde geri çekmesine yol açtı. (Nükleer reaktör bile henüz çalışmamıştı) Lazım olan, hemen kullanılabilecek silahlardı; uzaktan kumandayla atılacak bomba, ısıyı takip eden füze, roket uçak, sesi takip eden torpil...
Desteğin azalmasına rağmen Almanya'daki bilim adamları araştırmalarını sürdürmekteydiler. Çalışmalarının başından beri nükleer reaktörün inşası üzerine yoğunlaşmışlardı, bu, onlar için kritik bir aşama idi. Tam anlamıyla çalışan bir nükleer reaktörün yapılması ile tasarlanan bombanın imali konusundaki en büyük engel ortadan kalkmış olacaktı. Kasım 1944 tarihinde iki Alman nükleer araştırma grubundan birinin lideri Diebner'in Diğer grubun başı Heisenberg'e gönderdiği mektup, Almaların nükleer reaktör inşası konusunda hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemlidir. 10 Kasım tarihli bu mektupta Diebner, yürüttükleri çalışma konusunda bilgi verdikten sonra reaktörle ilgili bir problemden bahsediyordu. Savaşın kaderi Kasım ayı itibariyle yavaş yavaş şekillenmeye başlamışken Almanlar çalışmalarını sürdürmekteydiler ve henüz tam anlamıyla çalışan bir nükleer rektörü kuramamışlardı. Ayrıca bu mektup ile Diebner ve ekibinin, Heisenberg'in de tam olarak bilmediği bir proje yürüttüklerini öğreniyoruz. Daha sonra 2002 ve 2003 yıllarında yapılan araştırmalar sonucu "Gottowéda bulunan bu reaktörün kısa bir süre için zincirleme bir reaksiyona girdiğini ancak bir kaza sonucu başarısız olunduğu ortaya çıktı.
Almanlar çalışmalarına, saatler de geri saymaya devam ediyordu, Alman şehirleri bir bir düşerken, kaybedilmekte olan bu savaşı Almanların lehine çevirebilecek bir silah için hala ümit var mıydı?
Çıkmadık candan ümit kesilmez misali bilim adamları son ana kadar vazgeçmiyorlardı. Sonuçta nükleer reaktör yapmayı neredeyse başarmışlardı, bu aşamadan sonrasının da gelmesi gerekirdi.
4 Mart 1945, saat 9:30. Olayın tanıkları yüzlerce şimşek gücünde bir ışığın aniden belirdiğini, her yerin aydınlandığını ve her şeyin bir anda olup bittiğini söylüyor Ardından esen güçlü bir rüzgara şahit oluyorlardı.
Yer Almanya'nın doğusunda yer alan Thuringian kentiydi. O anı yaşayanlar, Alman bilim adamlarının nükleer bomba denemesine şahit olmuşlardı. Yüzlerce insan ölmüştü, çoğu toplama kampındakilerdi. Başka tanıkların da bildirdiklerine göre cesetlerin vücutlarında ağır yanık izleri vardı.
Bu konu üzerine bir diğer belge, Sovyet istihbarat raporu idi. Güvenilir bir kaynaktan alınan bilgiye dayanılarak oluşturulan rapora göre Almanlar Thuringian’da iki büyük patlama gerçekleştirmişlerdi. Rapor ayrıca bomba için kullanılan maddenin U-235 olduğunu vurguladıktan sonra radyoaktif etkilerden bahsetmekteydi.
Kullanılan bombanın tam olarak atom bombası olup olmadığına dair tartışmalar mevcuttur. Aslında bombanın Alman bilim adamlarının beklediği şekilde sonuç verip vermediği de bilinmemektedir fakat bombanın nükleer füzyonu kullanmak üzere tasarlandığı ve bu açıdan başarılı olduğu iddia edilebilir ve Almanlar bu açıdan bir nükleer silah denemesi gerçekleştirmişlerdir.
Peki bu Nazi iktidarının tek nükleer bomba denemesi miydi? Baltık denizinde yer alan Ruegen adasında da benzer bir olaya tanık olanların varlığı, burada da Almanların nükleer bir test gerçekleştirdiklerini ortaya koyuyor.
Olaya tanık olan İtalyan gazeteci, yine çok parlak bir ışıktan bahsediyor vr koruyucu elbiseli insanların onu olay yerinden hemen uzaklaştırdığını ve bunun bir “füzyon bombası” olduğunun kendisine söylendiğini belirtiyor.
Savaşın son aylarında yapılan bu denemeler Almanların savaşı kaybetmesini engelleyemedi ve 7 Mayıs’ta Almanya teslim oldu. Fakat yapılan bunca çalışma , edinilen bunca bilgi nasıl savaşın seyrini değiştirmeye yetmedi?
Aslında Nazi iktidarı bu projeye gereken önemi yeterince vermemişti, savaşın başında verdikleri destek ilerleyen yıllarda somut bir neticenin yokluğunda hızla azaldı. Ayrıca Almanlar uranyum sıkıntısı da çekmekteydi, bununla beraber ağır su rezervleri de kısıtlıydı. 1944 Kasım’ında Müttefiklerin Alman işgalinden kurtardığı Strausbourg da ele geçirilen belgelerden öğrenildiği üzere projede toplam yüz küsür kişi yer almaktaydı ve bütçesi 10 milyon doları geçmemişti. ( ileride değinileceği üzere Amerika için bu sayılar: 125 000 kişi ve 30 Milyar Dolar... ) Ayrıca Almanların çalışma merkezleri de tüm ülkeye yayılmıştı, merkezi bir kontrol söz konusu değildi.
Savaş sonrasında Alman bilim adamları “Epsilon Operasyonu” kapsamında İngiltere’de “Farm Hall”da birbirlerini görmeden konuştu(ruldu)lar. Ardında ses kayıtları karşılaştırmalı olarak incelendi. Burada Alman bilim adamlarının kısmen tutarlı bilgiler sundukları görüldü. Ardında Heisenberg’e Hiroşima olayı anlatıldı ve Heisenberg, tasvir edilen patlamayı gerçekleştirecek bomba konusunda yerinde tahminlerde bulundu. (yani Almanlar çalışmaları sonucunda önemli yol kat etmiş ve bomba konusunda çok şey öğrenmişlerdi.)
Almanlar aslında mütevazı bir bütçe ve insan gücüyle önemli bilgilere ulaşmışlardı hatta hedeflerini başarmalarına az kalmıştı, savaş birkaç ay daha uzasaydı belki de her şey çok daha farklı olurdu ancak geç kalmıştılar, zamanın çarkları hareket etmekteydi ve geri sayım onlar için sona ermişti. (Sovyetler ile devam edecek......)
Etiketler Tarih
(Hıncal Uluç, 16/03/07, Sabah)
Çocukluğumun ilk yıllarında her sayfasını büyük bir keyifle okuduğum bir dergi yayınlanırdı. Bütün Dünya.. Hayatımın gidişini değiştiren yazılardan biri bu dergide yayınlanmıştı. Babam okumamı ısrarla istemişti.. Yıllar, ama yıllar sonra bir tesadüf bu yazı yeniden elime geçti.. Garcia'ya Götürülecek Mektup'un günümüzde hatırlanmasında çok ama çok yarar var. Bu yazıyı sizlere büyük bir mutlulukla sunuyorum.
Sanıyorum benim çocukken yaptığım hatayı yapmaz, kesip saklarsınız. Yıllar sonra tesadüfen bulmamak için..
1904 Rus-Japon harbinden önceydi. Amerikan gazetelerinin birinde "Garcia'ya Götürülecek Mektup" başlıklı bir yazı çıktı. Yazan tanınmamış bir muhabirdi. Fakat bu kısa yazının anlattığı gerçekler, yüzlerce kitapla anlatılanlardan daha derin, daha özlü idi. Yazı tesadüfen Çarlık Rusyası'nın Demiryolları Nazırı'nın eline geçti. Nazır, bütün memurlarının bu yazının kopyasını yanlarında taşımasını sağladı. O sırada RusJapon savaşı başladı. Japonlar esir ettikleri Rus demiryolları mensuplarının hepsinin üzerinde bu yazıyı görerek meraka düştüler. Japon Maarif Nezareti bu yazıyı inceledikten sonra birer nüshasını bütün Japon yurttaşlarının okuyup yanlarında taşımalarını emretti. Bu yazı, şimdi Birleşik Amerika'da bütün kara ve deniz kuvvetleri mensuplarına ve izcilere verilmektedir. Bu bir gelenek olmuştur.
Amerika Kurtuluş Savaşı'nın bir safhasında İspanya Sömürge Ordusu'nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia'nın ordusuna talimat göndermek icabetti.
Cumhurbaşkanı Mc Kinley, General Garcia'ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü.
Mektubu götürmeye Teğmen Rowan görevlendirildi. Teğmen Rowan mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.
Teğmen Rowan mektubu alınca: "Bu Garcia da kimdir? Nerede bulunuyor? Oraya nasıl gidilir? Atla mı, trenle mi? Harcırahımı kim verecek? Arkadaşım Thomas ata daha iyi biner, onu gönderseniz olmaz mıydı? Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım" demedi.
Benim burada anlatmak istediğim, Teğmen Rowan'ın dört gün sonra Küba'ya ulaşmasının, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia'yı bulmasının, hikâyesi değildir. Burada anlatmak istediğim husus, bu adamın kişiliğinin her okula örnek insan modeli olarak tanıtılmasının gerekliliğidir. Dünyanın her yerinde, Allah'ın her günü, milyonlarca yöneticinin Garcia'ya gönderecek mektubu vardır.
Öte yandan, gençlerin muhtaç oldukları bilgiler sadece bir dizi teoriler değildir. Kendilerinden istenen vazifeleri kendi iradeleri ile sonuçlandırma idrakine ve eğitimine de sahip olmalarıdır. Bugün en çok muhtaç olduğumuz budur. Hizmette fertlerin ilgisizliği ve bilgisizliği, toplumları ve örgütleri felç eder. Hizmetin çarkı dönerken, çarkın her dişlisinin her defasında yeni baştan bilenmesi için zaman yoktur. Yeniden eğitim yapmak gerekir. Öte yandan hizmet devamlı akmaktadır ve sürekli işlerlik içinde olmak zorundadır. Çarkın bir dişi kendi işini hiçbir nedenle durdurmaya yetkili değildir. Bu takdirde hizmet durur.
Bir defasında her yönetici gibi öylesine meşgul iken odama giren bir memur bana:
"Efendim, siz birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birini bir derece terfi ettirdiniz.. Yaş ve kıdem olarak aramızda hiçbir fark yok öğrenimimiz de aynı. O benden daha yakışıklı da değil. Böyle olduğu halde hâlâ beni terfi ettirmiyorsunuz" dedi. Ben ise dalgınlık halinde mırıldandım.
"Sokakta gürültü var. Duyuyor musunuz? Nedir acaba?"
"Gidip sorayım efendim" diye memur can sıkıntısıyla cevap verdi.
Biraz sonra döndü.
"Bir arabaymış efendim"
"Yükü neymiş" diye sordum.
"Gidip bakayım efendim"
Biraz sonra döndü.
"Arabanın yükü bir sürü çuval efendim."
"Çuvallarda ne varmış?"
"Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra döndü.
"Çuvallarda çimento varmış efendim"
"Nereye gidiyormuş bu araba?"
"Gidip bakayım efendim."
Biraz sonra dönüp cevap verdi.
"X ve Y inşaat şirketinin merkez şantiyesine gidiyormuş efendim"
"Çok güzel" dedim. "Şimdi bana terfi eden arkadaşınızı çağırır mısınız lütfen? Hani haksız yere terfi eden arkadaşınızı."
Beriki geldi. Ben mırıldandım:
"Sokakta birtakım gürültüler oluyor nedir acaba?"
"Gidip bakayım efendim."
Döndüğü zaman şöyle cevap verdi:
"Kırk çuval Portland Çimentosu yüklü araba. Çimentoların menşei New Orleans. X ve Y inşaat şirketinin merkez şantiyesine gidiyormuş. Uluslararası ulaşıma ait bir kamyon çuvallarını istasyondan almış. Çuvallardan biri yarı yolda patladığı için şimdi bunun yerini değiştirmeye çalışıyorlar."
Bu iki örnekten birtakım sonuçlar çıkarmak için birtakım yorumlar yapmaya hiç gerek yok. Dünyayı dolduran özel müesseselerle resmi dairelerdeki bütün memurları kendime düşman etmek niyetinde değilim.
Bunlar belirli bir öğrenim döneminden sonra bir masanın başına kurularak hiçbir iş yapmadan devlet baba hesabına geçinip gitmeyi meşru bir hak saymakla zaten meşru olmayan bir iş yapmış olmuyorlar mı? Sabahtan akşama kadar sigara tüttürmek, kahve içmek vergi yolu ile kendilerini besleyen halkı hırpalamak, sadist bir zevk uğruna en basit işlemleri bile karmakarışık etmek, baştan savmak istedikleri bir müracaatçıyı masadan masaya dolaştırmak, masadan masaya dolaşarak "Bugün git yarın gel" teranesiyle hedefinden iyice uzaklaşan evrakı arşivin küflü derinliklerine gömmek.
Ay sonunda alacakları paraya karşı gördükleri iş bu ise şayet, hiç zahmet buyurmasınlar.. Millet parası onlara helal olmayacaktır.
Klemanso'nun meşhur sözü ne kadar güzel. "Bakanlık geç gelenlerle erken gidenlerin karşılaştığı yerdir" demiş. Bakanlığı süresince de garip vakalara şahit olmuş ki birçok vecize değerinde de sözler söylemiş. 1906'da bir gün aklına esmiş. Emrindeki memurların durumunu şöyle bir yakından görmek istemiş. Odalardan birine girmiş, kimse yok.. İkincisine girmiş bomboş.. Üçüncü odada bir memur varmış... O da uyuyormuş.
Yanında bulunan daire müdürüne dönmüş:
"Sakın uyandırmayın, yoksa o da çekip gider."
İşte böyle, uzun söze ve uzun izaha benim de sizin de vaktiniz yoktur.
İnsanlığın Garcia'ya mektup götürecek teğmenlere ihtiyacı çoktur.
(18 Eylül 1993'te yayınlandı.)
Etiketler Not Defteri
Almanlar çalışmalarını başlatırken, Fransa ve İngiltere'nin Nazi rejiminin bu konudaki çalışmaları konusunda tam bilgi alamamaları onları şüpheye düşürmüştü. İgilizlere göre kısa vadede bahsedilen teknolojiye Almanların ulaşması mümkün görünmüyordu, fakat yaptıkları bir buluş şüphelerini haklı çıkarıyordu.
Uranyum-235 çekirdek tepkimesine kolayca sokulabilen ve devamında tepkimeleri zincirleme olarak sürdüren tek doğal maddedir ve oldukça az bulunur. Doğal uranyumun %0.7 sini oluşturur ve asıl nükleer güç, U-235 in kullanılması ile elde edilir. Fransızların bu konuda buldukları ise "ağır su"yun bu çalışmalar için gerekliliğiydi.
Ağır su, oksijen atomu ile hidrojen izotopu olan döteryumun birleşmesi ile ilde edilir ve molekül ağırlığı 18 olan normal su yerine molekül ağırlığı 20 dir. (nükleer reaktörlerde nötron yavaşlatıcısı olarak kullanılır.)
Fransızların, ağır suyun gerekliliği bilgisine ulaşmasının ardından, Hitler'in saldırdığı ilk ülkenin Norveç olduğunu fark ettiler. Önemli derecede ağır su rezervine sahip olan Norveç, Hitler'in ilk hedefiydi. Nazi iktidarının ağır suya olan ilgisi aşikardı. Bunun üzerine Fransa ülkedeki tüm ağır su rezervlerini başkent Paris’te topladı, buradan da, olası Almanya istilasına karşı güvenlik nedeniyle Amerika'ya gönderdi. Önemli olan suyun Hitler'in eline geçmemesiydi.
Fransız ve İngilizlerin bu konudaki şüphelerini haklı çıkaran bir başka olay 1941 yılında yaşandı. Almanlar tarafından istila edilen Norveç’ten bir bilim adamı İngiliz istihbaratına önemli bir bilgi veriyordu; Almanlar, ağır su talebinde bulunmuşlardı. Ulaşılan bilgi kritik bir öneme sahipti, çünkü artık müttefiklerin Alman nükleer çalışmalarına dair bir şüphesi kalmamıştı, Hitler, nükleer silah peşindeydi...
Müttefikler, karşı tarafın tam olarak ne üzerinde çalıştığını anlamaya çalışırken, Alman nükleer araştırma gruplarından birinin lideri, Haisenberg, Eylül 1941 de Danimarka'ya gitti. Burada gizli bir görüşme yapacaktı, bir diğer ünlü fizikçi Niels Bohr ile.
Bohr – Heisenberg görüşmesinin detayları konusunda tam bir netlik söz konusu değildir ancak yıllar sonra açılan arşivlerden ulaşılan mektuplara göre iki farklı yargıya varılmıştır. Bunlardan birincisi, Heisenber’in Bohr’a bir teklif götürdüğünü iddia eder, Bohr, yürütülmekte olan nükleer çalışmalara katılacaktı ve karşılığında akademik olarak ilerleme sağlayacaktı. Bir diğer görüş ise söz konusu ziyaretin farklı bir amacının olduğunu aktarmakta. 1941 yılı başında Alman çalışmalarının pek de parlak gittiği söylenemezdi, aksayan yönler vardı ve Heisenberg, Meslektaşına çalışmaları öven bir konuşma yapacaktı, Bohr da aldığı bu bilgileri Amerikalılara iletecekti. Bunun devamında ise Nazi nükleer çalışmalarının sağlam adımlarla ilerlediğini sanan Batı, Almanya üzerine atom bombası atmaktan çekinecekti.
Bu iki görüşten hangisi doğru tam olarak bir sonuca varamayız ama Bohr’un da 1943 yılında Amerika’ya gittiğini belirtelim.
1942 yılının başı itibariyle Almanya’daki çalışmalar önceki yıldan bir farkı olmaksızın iyi gitmiyordu. Bunun nedenleri arasında döneme hakim olan politik hava, Hitler’in araştırmalara yeterince fon ayırmaması, yeterli sayıda insanın projeye dahil edilememesi, bilim adamları üzerindeki baskılar, aaştırma laboratuarlarının tek bir yerde toplanmayıp tüm ülkeye dağılmış olması, uranyumun eksikliği projeyi olumsuz etkilemekteydi. Bunlardan da öte, ordunun hemen kullanılacak silahlara ihtiyaç duyması verilen desteği minimuma indiriyordu. Ancak Şubat 1942 de Heisenberg’in, içerisinde önemli politikacılar, bürokratlar ve askeri yetkililerin bulunduğu bir gruba yaptığı konuşma azalan desteği biraz olsun canlandırmakla birlikte heyecan dalgasına da yol açıyordu. Bu konuşmasında Heisenberg elde edilecek bombanın yıkıcı gücünün hayal edilemez boyutlarda olduğunu vurguluyor, kaybedilen desteği geri almaya çalışıyordu.
Heisenberg’in aynı yıl Haziran 1942 de Keiser Wilhelm Enstitüsünde yaptığı ve büyük ses getiren konuşması, o tarihlerde çalışmaların hangi aşamada olduğunu göstermesi açısından önemliydi. “Şimdiye kadar elde edilen sonuçlara göre, uranyum parçalayıcı alet yapıldıktan sonra şu andaki mevcut bombalardan milyon kere daha etkili bombalar üretmek imkansız gözükmemektedir.” Bu konuşmasıyla, Almanların henüz nükleer reaktör inşa edemedikleri ortaya çıkmaktaydı. Eğer bunu başarabilirlerse, Heisenberg’e göre, düşlenen silahı yapmak zor olmayacaktı. Heisenberg konuşmasını, bu alanda teknoloji için son derece önemli olan buluşların önümüzdeki birkaç yıl içerisinde gerçekleşebileceğini vurgulayarak sonlandırıyordu.
Etiketler Tarih
İkinci Dünya Savaşı Milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştı, şehirler yok olmuş, fabrikalar silinmiş, çok sayıda sivil yaşamını kaybetmişti. Ama İkinci Dünya Savaşını akıllara kazıyan ise, savaşın sonunda Japonya'ya atılan atom bombaları olmuştu.
Atılan Aatom bombaları ile Hiroşima kentinin üçte ikisi yok olmuştu, Nagazaki'de de durum farklı değildi. Ayrıca bu, yeryüzünde taktik amaçlı kullanılan ilk nükleer bombaydı. (ve halen tek bomba)
Savaştaki gelişmeler bir yana, tüm ülkeler bir yandan savaşı sürdürürken, diğer yandan nükleer silah geliştirme çabası içerisindeydi. Bu çalışmalar, elde edilecek olası bombanın gücünün anlaşılmasından sonra yarışa dönüştü, önemli olan ilk kimin bu teknolojiye erişeceğiydi. Amerika, buna ilk ulaşan ülke oldu, fakat Almanya, Sovyetler Birliği ve Japonya da bu konuda ciddi araştırmalar yürütmekteydiler.
Söz konusu ülkelerin savaş yıllarında nükleer konulardaki çalışmaları zamanla arşivlerden çıkan belgeler ile görüldüğü üzere oldukça ciddi boyutlara ulaşmıştı.
Almanya
Radyoaktivite ilk kez 1896 yılında keşfedilmişti. Bu aşamadan sonra devam eden çalışmalar neticesinde 1934 yılında İtalyan Enrico Fermi çekirdek enerjisinin kontrolünün yolunu açtı.
Bu alandaki araştırmalar böylesine yavaş ilerlerken, 1939 yılında çekirdek bölünmesinin başarılmasının ardından 1945 de atom bombasının yapımına kadar geçen süre yalnızca 6 yıldır. Bu açıdan, savaşın bilimsel çalışmalara olumlu bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.
1939 yılında iki Alman bilim adamının önderliğinde yapılan çalışmalar sonucu insanoğlu, uranyum'u ikiye bölmeyi başardı ve ortaya muazzam boyutlarda enerji çıktığını gördü. Bu aşamada yapılan tahminlere göre portakal büyüklüğündeki bir uranyum ile 20 000 ton dinamitin patlaması anındaki güç elde edilebilirdi. İşte bu, atom bombası fikrinin çıkış noktasıydı.
Alman bilim adamlarının bu başarısı diğer ülkelerin de dikkatini çekmişti. Sonuçta Hitler iktidardaydı ve böylesine önemli bir bilgiye sahip olan Alman bilim adamlarını kullanarak tasarlanan bombayı yapabilirdi. İngiltere'den Havacılık Bakanı Bilim Danışmanı Cherwell'in ikinci dünya savaşının hemen öncesindeki raporu bu noktaya dikkat çekiyordu; "Almanya, uranyum bazlı bir bomba kullanarak İngiltere'yi zor durumda bırakabilir." Fakat İngiliz makamlarının bu bilgiyi fazla dikkate aldıkları söylenemez, çünkü onlara göre Almanların böyle bir teknolojiye ulaşması "kısa vaadede" zor görünmekteydi.
1939 yılında Almanya'nın Polonya'yı istila etmesi ile İkinci Dünya Savaşı başlarken aynı yıl Almanlar "Uranyum Projesi"ni başlatıyorlardı. Tasarlanan bombanın yapımı için gerekli fonlar ayrılıyor, çalışmaları yürütecek bilim adamları bir araya getiriliyorlardı.
Almanya'da bu çalışmaları yürüten bir değil, iki grup vardı ve bu iki grup rekabet içerisinde gözükmekteydi. Birinci grup Keiser Wilhelm Enstitüsünde Werner Heisenberg'in önderliğindeki bir takımdan oluşmaktaydı, ikinci grup ise Kurt Deibner önderliğinde askeri denetim altında bir takım idi.
Bu konudaki tartışmalar ile birlikte, Almanya'nın ünlü fizikçisi Heisenberg (kuantum mekaniğindeki çalışmaları ile nobel almış bir bilim adamı ) liderliğindeki grubun atom bombası için çalışıp çalışmadıkları tam olarak kesin değildir. En azından Hitler için bir atom bombası üretme amacında olup olmadıkları tartışma konusudur. Yine de buradaki çalışmaların da Almanya tarafından bilinip desteklenmekte olduğunu göz ardı edemeyiz.
Etiketler Tarih
Almanya'nın Polonya'ya saldırması, böyle bir hareketi savaş sebebi sayan İngiltere ve Fransa'yı, Hitler'e savaş ilan etmek zorunda bırakmıştı. Ve Churchill "kan, ter ve gözyaşı" vaadederek savaşa girdi.
Nisan 1940 itibariyle Danimarka ve Norveç, Almanya tarafından istila edildi. (Hitler, Fransa’ya saldırmadan once kuzeye çıkmayı yeğlemişti. Neden acaba?) Ardından Hollanda, Belçika, Lüksemburg düştü.
Yönünü Paris’e çeviren Alman tankları, 5 haftada Paris’e ulaşınca Fransa saf dışı kalmış oldu. (14 Haziran 1940) Almanya’nın tüm Avrupa’yı istila ettiğini gören İtalya ise 10 Haziran 1940 da Almanya’nın yanında savaşa girdi.
Fransa’nın düşmesinin ardından Alman uçakları İngiliz şehirlerini bombalamaya başladılar. Sanayisini, askeri fabrikalarını bu saldırılarda kaybeden İngiltere adya hapsoldu ve kıta Avrupa’sına çıkarma yapacak gücü kalmadı.
Batının kısa sürede erimesinin ardından Alman tankları bu sefer yönünü balkanlara çevirdi. Yıl sonuna kadar bütün Balkan ülkelerinde denetim sağlanırken, Türkiye ile Almanya komşu oldular.
Bu arada 27 Eylül 1940 tarihinde Almanya – İtalya – Japonya üçlü ittifak anlaşması imzaladılar.
Tüm Avrupa’yı fetheden Hitler’in 1941 yılı itibariyle nereye saldıracağı meçhul idi. Yeni hedef neresiy idi?
22 Haziran 1941 de Alman tankları Sovyet sınırını hızla geçerek savaşa yeni bir boyut kazandırıyorlardı. Artık Sovyetler ile Almanlar arasındaki saldırmazlık anlaşması bozulmuştu.
Almanlar Avrupa’yı kısa sürede istila ederken uzaklarda, Pasifik’de Japonların Amerikan donanmasına baskın vererek saldırmasının ardından savaşın rengi değişti. Amerika müttefiklerin yanında savaşa girdi, harp, tüm dünyaya yayılmış oldu, savaş uzadı.
Sovyet topraklarında hızla ilerleyen panzerler, yıl sonuna kadar Moskova’ya 22 km yaklaştı, artık Moskova’nın ışıkları gözükmekteydi, fakat Sovyetler direnmeye devam ettiler. Almanlar 1941’i 1942’ye bağlayan kış aylarını sovyet topraklarında geçirdiler.
1942 nin bahar ayları ile birlikte Almanlar saldırılarını yeniden şiddetlendirlier. Kafkas petrollerinin etkisiyle “Mavi Operasyon” kod adıyla bilinen saldırıları başlattıktan sonra Ağustos 1942 de Kakaslar’a ulaştılar. Fakat Stalingrad önlerinde beklemedikler bir direniş ile karşılaştılar.
Pasifik’deki Japon yayılması 1942 yılı Ağustos sonu itibariyle Amerika tarafından durduruldu. Afrika’da ise Alman – İtalyan – Fransız ve İngiliz güçleri arasındaki çatışmalar devam ediyordu.
Bir zorlu kışı daha Sovyet topraklarında geçirmek zorunda kalan Alman birlikleri , Stalingrad şehrine yaptıkları saldırılardan yenik ayrılarak Şubat 1943 başında teslim oldular ve savaşın bu dönüm noktasından sonra istila ettikleri topraklardan hızla geri çekilmeye başladılar. 12 Mayıs’da Afrika’daki Alman ve İtalyan birlikleri de teslim oldu, 25 Temmuz’da Mussolini hükümeti düştü, Kızıl Ordu tüm doğu cephesinden saldırıya geçti, Amerika Pasifik’deki adaları Japonların elinden bir bir almaya başladı.
1944 yılında ise savaşın kaderi netleşiyordu, Sovyetler doğudan hızla gelirken, 6 Haziran’da Normandiya’ya çıkarma yapan Müttefikler batıdan saldırıya geçtiler. Hitler’in o zamana kadar sakındığı, başına gelmiştiÜ aynı anda iki cephede birden savaşması gerekiyordu. Batıdan Amerika önderliğindeki Müttefikler, doğudan ise Kızıl Ordu ilerlemekteydi ve artık tartışılmaya başlanan kimin Berlin’e daha önce gireceğiydi. Pasifik’de ise Japonlar Üstünlüklerini kaybetmişlerdi.
1945 yazına gelmeden 24 Nisan’da Berlin Kızıl Ordu tarafından alındı ve akabinde 7 Mayıs 1945’de Almanya teslim oldu.
Savaşın sona ermediği tek yer kalmıştı, Japonya direnmeye devam ediyordu fakat kendi adalarında abluka altına alınan japonlar barışı görüşmeye hazırdılar, tek şartları “onurlu” bir teslimiyet idi, İmparator’a asla dokunulmayacaktı. Müttefikler ise şartsız bir teslimiyet istemekteydiler. Bunun üzerine japonlar 1945 yazı itibariyle adalarına bir Amerikan çıkarması beklerken 6 – 9 Ağustosta atılan iki nükleer bombanın yıkıcı gücü karşısında teslim olmak zorunda kaldılar. (14 Ağustos 1945) İşin garip tarafı, bu şartsız gerçekleşen teslimiyet sonrası İmparator’a hiç dokunulmadı... (devam edecek)
Etiketler Tarih
İkinci Dünya Savaşı Sırasında Nükleer Bomba Yarışı
Günümüz dünyasına baktığımızda, farklı bölgelerde farklı sorunların yaşandığını görmekteyiz. Kmi yerlerde iç savaşlar ve durmak bilmeksizin akan kanlar, kimi yerlerde toprak paylaşımı için yapılan mücadeleler ve bazı yerlerde ise nükleer çalışmalar çözüm bekleyen sorunlar olarak karşımıza çıkıyor.
Kuzey Kore ve İran örneğinde olduğu gibi nükleer çalışmalar bazen sorun yaratabilmektedir. ( Ya da Hindistan örneğindeki gibi mevcut durumun tam zıddı şekilde tebrik ziyaretlerine yol açabilir! ) Kuzey Kore, yürüttüğü çalışmalar dolayısı ile karşı karşıya kaldığı yaptırımlar sonucu dünyadan soyutlanırken, İran ise psikolojik baskılar ile yıldırılmaya çalışılıyor. ( Fakat Ortadoğu'yu aynı şekilde tehdit eden İsrail'in bu konudaki durumu ise hiç gündeme gelmiyor! )
Nükleer çalışmalar konusunda ülkelerin bu çelişkili tutumlarıyla beraber bir diğer ilginç durum ise, bu teknolojiye sahip olup, bomba geliştirmeyen ülkeler ile karşımıza çıkmaktadır. (Avustralya, Almanya, İtalya, Japonya... ) Bu ülkeler gereken teknolojiye sahip olmalarına rağmen, nükleer silah geliştirmeyeceğini açıklayan ülkeler.
Bu manzara ve ortaya çıkan gergin atmosfer içerisinde insanın aklına şu soru geliyor, nükleer silah geliştirme düşüncesi ne zaman başladı, neler yaşandı ve ilk kim kullandı?
Bu soruların cevapları, İkinci Dünya Savaşı esnasında yürütülen çalışmalarda ortaya çıkıyor. Dünyayı kasıp kavuran ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan savaş ortamında sürdürülen araştırma-geliştirme faaliyetleri sonucu ortaya kitle imhasını çok kolay sağlayan bir silah çıkacaktı; Atom Bombası.
Atom bombasının geliştirilme sürecini ve aynı esnada bu teknolojiye erişmek için zamana karşı zamana karşı sürdürülen yarışı anlamak adına İkinci Dünya Savaşı'nın özeti ile başlamak yerinde olur sanırım.
İkinci Dünya Savaşı
İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasına sebep olarak Almanya'nın yürüttüğü politikaları ve bu savaşın bir Avrupa savaşından dünya savaşına dönüşmesine neden olarak da Japonya'nın Pasifik de benimsediği yayılma politikasını gösterebiliriz. Fakat sürdürülen bu politikalar da, ilk dünya savaşının ardından ortaya çıkan düzenden, bu düzenin kendisine uyguladığı baskıdan kurtulmak isteyen Almanya'dan beklenen politikalardı.
İlk dünya savaşının ardından imzalanan Versay Anlaşması ile Almanya, elinde tuttuğu pek çok bölgeyi başka devletlere terk ediyordu, mecburi askerlik kaldırılıyor, denizaltı ve uçak yapım hakkı elinden alınıyordu. Gemileri İtilaf Devletleri'ne teslim edilecekti.
Böyle bir Almanya'nın başına geçen Hitler, Versay Anlaşması'nın da oluşturduğu siyasi havanın da etkisiyle hızla silahlanarak kafasında çizdiği sınırlara ulaşmak amacı ile harekete geçmiştir.
Avusturya ve Çekoslovakya'yı topraklarına katan Hitler'e karşı İngiltere ve Fransa, bir daha ki hedef olan Polonya'ya saldırılması halinde Almanya'ya savaş açacaklarını bildirmişlerdir. Bu tarihlerde takınacağı tavır önemli olan Sovyetler Birliğinin, Almanya ile saldırmazlık anlaşması imzalamasının ardından doğu sınırını güvence altına alan Hitler, 01/09/39 tarihinde Polonya'yı işgal ederek savaşın fitilini ateşlemiştir.
Etiketler Tarih
(Hakkı Devrim, Radikal, 07/03/07 )
Tolga benim arkadaş torunlarımdan biri, Wisconsin Üniversitesi'nde mastırını tamamlayıp döndü. Amerikalı bir arkadaşı ona, İslamı tahkir eden karikatürler olayı konuşulurken, elbette iyiniyetle demiş ki:
– Muhammed çıkıp da yatıştırıcı bir açıklama yapsa ya!
– Muhammed, İsa'dan 600 yıl kadar sonra öldü, demek sorunda kalmış.
Amerikalı genç üzülmüş:
– Bunu bilmiyordum.
Etiketler Not Defteri
(Cumhuriyet, 28/02/07)
İngiliz The Sunday Telegraph gazetesi, CIA'in İran'da kaos yaratmak amacıyla aralarında PKK'nın İran'da kolu olarak bilinen PJAK örgütünün de bulunduğu etnik ayrılıkçı grupları Finanse ederek yardım sağladığını öne sürdü.
İngiltere'de pazar günleri yayımlanan gazete, "ABD İran'da terör yaratmak için terör gruplarını finanse ediyor" başlıklı haberinde, "Amerika, nükleer programından vazgeçmesi için İslami rejim üzerinde baskı oluşturmak amacıyla İran'dak etnik ayrılıkçı grupları gizlice finanse ediyor." iddiasında bulundu. İran yönetiminin azınlık haklarını ve kültürlerini baskılamakla suçlandığını belirten gazete, CIA'in destek verdiği gruplar arsında bulunduğu iddia edilen PKK'nın İran'daki kolu PJAK'ın son zamanlarda eylemlerini arttırdığına dikkat çekti.
Etiketler Not Defteri
Bir devletin temelinin "adalet" olduğunu daha önce "Linç" başlıklı yazıda söylemiştik. Adalet, devletin varoluş sebebidir, ortaya çıkışına bu alandaki ihtiyaç sebep olmuştur. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkalrda uzlaşmayı sağlayacak yegane kurum Devlet'dir. Adaletin yerine getirilmesi içinse Hukuk'a başvurulur.
Hukuk kelimesi Arapça "Hak" kökünden gelir ve bu kelimenin çoğuludur.(*) Türk Dil Kurumu'na göre ise "Toplumu düzenleyen ve devletin yaptırım gücünü belirleyen yasaların bütünüdür".
Hukuk'un kelime anlamından yola çıkarsak, hakkı, haklıya teslim edemeyen bir devletin varolş sebeplerinden biri gerçekleşmeyerek, meşruiyeti tartışmalı hale gelir. Aynen 5 yaşında ölen Selvan'ın başına gelenler gibi.
Radikal Gazetesi'nin 27 Şubat'taki haberine göre, 9 Mart 2001 günü ailesi ile büyük marketlerden birine giden 5 yaşındaki Selvan'ın üzerine raflar yıkılmış, küçük çocuk altta kalarak ölmüştü.
Aile, olaydan sonra devletin, vaadettiği adaleti yerine getirmesi ve sorumsuzluğun cezasız kalmaması talebiyle mahkemeye başvurdu, ilk bilirkişi heyeti "maktul'un de sorumlu olduğunu söyledi ancak babanın rapora itiraz etmesinden sonra ikinci bilirkişi heyeti rafın duvara montesiz, bir ayağının eksik ve TSE standartlarına aykırı olduğunu ve çocuğun teması olmadığını saptadı.
Mahkeme bunun üzerine sorumlulara önce hapis cezası verdi sonra da bunu paraya çevirdi. Bunun üzerine baba kararı temyiz'e götürdü.
Bu aşamadan sonra davayla ilgili tek bir tebligat bile almayan Karahan, geçen hafta Yargıtay'ın internet sitesinde araştırma yaparken şaşkına döndü. Karar, 11 Mayıs 2005'te 'eksik soruşturma' gerekçesiyle bozulmuştu. Hemen 20. Asliye Mahkemesi'ne koşan Karahan, dosyada gördüklerine inanamadı. Dava bir kez daha görülmüş, yeniden yargılama sürecinde tebligatlar kazadan sonra kapattığı işyerine yapılmıştı.
Bu aşamadan sonra mahkeme yeniden bilirkişi heyeti atadı. 15 Mart 2006 tarihinde yemin ederek göreve başlayan bilirkişilerin raporlarını tamamlama süreleri 15 gün idi. Fakat burada bir çelişki vardı, bilirkişi heyetinin raporlarını verdiği gün, göreve başladıkları gün ile aynı gündü. Yani hakim görevi verdi, "bilirkişi" de bilir-kişi olduğunu ıspatlarcasına raporu hemen cebinden çıkarıp sundu!
Baba dosyada bir de bilirkişi istifası buldu. Üstelik onun tarihi de 15 Mart 2006'ydı. Avukat Uğur Erhan Dinçer, dilekçede, 'değerlendirmeye yönelik yeknesaklık ve görüş birliği olmadığından' istifasını yazmıştı.
Baba, şimdi yeniden yargıtayda ve adaletin yerini bulmasını bekliyor.
Bir devlet adaleti sağlayamıyorsa, hukuku bir kişinin ya da grubun çıkarlarına göre değiştirip ihlal ediyorsa, haksızlığa uğrayan bireyler üzerinde devlet olma hakkını kaybetmiştir. Vergi alamaz, askere çağıramaz, herhangi bir denetimde bulunamaz, çünkü vaadettiği adaleti sağlayamamıştır.
Beş yaşında ölen Selvan'ın davası şu anda Yargıtay'da bekliyor. Geç gelen adalet adaleti sağlayamasa da, hala geç olmadığını düşünebiliriz. Hukuk'un üstünlüğünün sağlanması için hala fırsat var. Ve hala bu ülkede devletin adaleti sağlayabildiğine inanmak istiyoruz.
Etiketler genel