(Mümtaz Soysal, 27 Aralık 2006, Cumhuriyet)
Sonuç, AB'nin serbest ticaret anlaşması imzaladığı üçüncü ülke mallarının Türkiye'ye de gümrüksüz girmesidir. Buna karşılık, AB'ye tam üye olmayan Türkiye o üçüncü ülkelere mal satarken gümrük ödemek zorundadır. "
Etiketler Not Defteri
Yüzüklerin Efendisi bizim hayal gücümüzü sınırladığından beri, (belki de sınırları genişlettiğinden beri) bütün fantastik macera filmlerini onunla kıyaslama eğilimine giriyoruz. Narnia filmi için de aynı şey söz konusuydu ve şimdi Eragon filmi için de aynı kıyaslama elimizde olmadan yapılıyor.
Gerçi Narnia filmini bu ikilinin dışında tutmak gerekir, aydınlık atmosferi, kansız savaş sahneleri ile biraz daha yaşı ufak seyircilere hitap ettiğini söyleyebiliriz. Fakat Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ile Eragon filmi daha ilk baştan konuyu ele alışları ile birbirlerine benziyorlar, karanlık ve kasvetli ortamlar, büyük şaşalı sözler, bu türü sevenler için vazgeçilmez unsurları bünyesinde barındırıyorlar.
Filmin hikayeyi ele alışı ise değişik, kitabını okuyanlara göre hkaye bire bir yansıtılmamış perdeye, zaten bu da gerekmez, sonuç itibarı ile sinema ve edebiyat farklı anlatım araçlarına sahipler. Hikayenin kısaltılmış gibi durduğu ise ilk anda göze batıyor. Kendinizi bir anda olayların içinde buluveriyorsunuz. Alagaésia topakları üzerinde kaybolup gidiyorsunuz. Filmde bu açıdan size yerinizi ve yönünüzü bulma açısından yerdımcı olmayınca kahramanlarla birlikte sürükleniyorsunuz. (Bunu bilmelerindendir belki de, Filmin resmi sitesinde hikayeyi bütünleyici dökümanlar(haritalar...) koyulmuş.)
Filmde gözüken ejderha(lar) ise özel bir yere sahip. Farklı kültürlerde farklı anlamlar yüklenen ejderhalar, genellikle batı tasvirlerinde kanatlıyken, doğu tasvirlerinde kanat bulunmaz. Bu açıdan bakıldığında filmdeki ejderha figürünün kanatlı olması onun batı kültüründeki görünüşünü temsil eder. bunun dışında Hollywood sinemasının dijital yaratıkları perdeye yansıtmadaki becerisi ise yine kusursuz seviyede.
Bir fantastik hikaye daha sinemaya uyarlanırken bunun ardından söylenebilecek söz, genel olarak türü sevenleri kesinlikle tatmin edecek seviyede olduğudur. Özellikle geniş manzara kareleri ile (gerek ejderhanın gerek coğrafyanın) akıllarda kendine güzel bir yer ediniyor. Devamının ise bundan daha oturaklı olacağını düşünüyorum.
Etiketler sinema
Yasa, ülke gündemine ilk kez geldiğinde en çok tartışılan konu emeklilik yaşı olmuştu. Emeklilik yaşını kadınlarda 58, erkeklerde 60 yaşına çıkaracak olan yasa, 2048’e kadar kademeli bir artış öngörerek bu yaşı 65’e tamamlayacaktı. Cumhurbaşkanının yasayı veto etmesinin temel sebeplerinden birini de bu madde oluşturmaktaydı. Fakat, istenmeyen bu madde ülkenin geleceğine dair önemli bir hamle olarak durmaktaydı.
Almanya’nın demografik yapısına baktığımızda nüfusun hızla yaşlanmakta olduğunu görüyoruz. Araştırmalara göre bir nüfus devrimi yapılmadığı takdirde bu konuda ilk kriz 2020 yılında patlak verecek ve 2050 yılında her üç Almandan biri 60 yaşın üzerinde olacak. (*) Doğum oranlarının da hızla azalması (ki 2005 yılındaki doğum sayısı 1945 yılındaki doğum sayısının da gerisine düştü(*) ) Almanya’da bu konuda ciddi tartışmaları gündeme getirdi. Emeklilik yaşı 67’ye çıkartılmış olmasına rağmen çalışan nüfusun hızla azalması engellenememektedir. Bunun bir diğer sebebi de Almanya’nın ciddi anlamda yaşadığı “beyin göçü”dür. 2004 yılında 150 000 “nitelikli” kişinin yurt dışında çalışmak için ülkeyi terk etmesi ülkenin insan kaynaklarına büyük bir darbe vurmuştur(*). Bu açılardan bakıldığında Almanya’nın sosyal güvenlik konusunda baş gösteren sıkıntılarının benzerinin Türkiye’yi şu an için tehdit etmediğini düşünebiliriz, ancak ilerleyen yıllarda (şu anda Türkiye’nin potansiyel güçlerinden biri olarak duran ve değerlendirilmezse heba olup gidecek olan) genç nüfusun toplam nüfusa oranının azalması kaçınılmaz olarak gözükmektedir. Ayrıca olası A.B. üyeliği sonrasında da işgücüne aç durumda olan Avrupa ülkelerine doğru bu topraklardan gidecek olan “beyin”ler, çalışan nüfusun azalmasına yol açacaktır. Sosyal güvenlik sisteminin de dayanak noktasının çalışan kesim olduğunu düşünürsek, ileride bu açıdan Türkiye’nin sıkıntı ile karşılaşmaması için Emeklilik yaşının 60’a ve 2048’e kadar 65’e yükseltilmesinin zarureti açığa çıkar. Emeklilik yaşı ile beraber ödenen prim gün sayısının da artması ve 7000 işgününden 9000 işgününe çıkarılması tartışmaları da beraberinde getirdi. (ki bu artış yine kademeli olarak gerçekleşecektir. 2007 yılında ilk kez sigortalı olanlar için 7100 gün, 2008 yılında sigortalı olanlar için 7200 gün ve her yıl 100 gün eklenmek sureti ile 9000 güne ulaşacaktır.) Bu madde ile emekli sayısının zaman içerisinde makul bir seviyede tutulması, ödenen primlerin arttırılması amaçlanmaktadır. Bu sayede kurumun açıklarının kapatılması sağlanmaktadır. Bir diğer uygulama ise şu anda çalışmakta olan emeklilerin ya aylıklarından vazgeçerek çalışmaya devam etmeleri, ya da çalışmayı bırakıp emekli aylığı kullanmaya devam etmeleri. Bu da yine sosyal güvenlik sisteminin devamını sağlayacak olan prim ödeyen çalışan kesimi arttıracağından daha sağlam ve işler bir kurum haline getirecektir. Yasanın getirdiği bir diğer uygulama ise Bağ-Kur, Emekli Sandığı ve S.S.K’nın birleştirilmesi idi. Bu işlem ile uygulamadaki farklılıklar ortadan kaldırılacak, üç başlı yapı sona erecek, daha sağlıklı bir kontrol yapısı sağlanmış olacaktı. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği bazı maddelerden dolayı bu da sağlanamamış olacak. Tartışılan ve göze batan bu başlıkların dışında pek gündeme gelmeyen diğer uygulamalar ise; **Adına prim ödensin veya ödenmesin 18 yaşından küçükler, sağlık hizmetinden ücretsiz yararlanacak. **Yüksek öğrenim görmüş 25 yaşından büyük kız çocukları, kendisine bakmakla yükümlü kişinin sağlık sigortasından yararlanamayacak. **Çalışanlar, köy mahalle muhtarları, kendi hesabına bağımsız çalışanlar, kamu idarelerinde çalışanlar sigortalı sayılacak. **Polislerin akademide geçen başarılı eğitim süreleri, sigortalılık süresine eklenecek. **Estetik amaçlı ameliyatlar ve ortodontik diş tedavileri ile alternatif tıp uygulamaları dışındaki sağlık hizmetleri, Genel Sağlık Sigortası kapsamında kurumca karşılanacak. Sigortalı ve bakmakla yükümlü olduğu kişi, öğretim üyesine tedavi ve muayene olmak için fark ödeyecek. **Çocuğu olmayan 23 yaşından büyük, 39 yaşından küçük sigortalı kadının iki kez tüp bebek tedavi masraflarını kurum karşılayacak. **Boşandığı eşiyle birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocuklara bağlanmış gelir ve aylıklar kesilecek. **Ceza infaz kurumları ile tutukevleri bünyesinde oluşturulan tesis, atölye ve benzeri ünitelerde çalıştırılan hükümlü ve tutuklar hakkında, kısa vadeli sigorta kolları uygulanacak. **Çırak, işletmelerde beceri eğitimi gören öğrenciler ile üniversite sırasında zorunlu staj yapan öğrenciler de kısa vadeli sigorta kollarına tabi tutulacak. **Harp malulleri ile Terörle Mücadele Kanunu veya asayiş ve güvenliğin sağlanması ile ilgili kanunlara göre vazife malullüğü aylığı bağlananlardan bu kanuna tabi çalışanlar hakkında, aylıkları kesilmeden kısa vadeli sigorta kolları uygulanacak. Yasanın getirmeyi tasarladığı bu uygulamaların dışında Türkiye’de “alışmış kudurmuştan beterdir” misali yerleşmiş olan vergi kaçırma, devlet kurumlarından ve gelirlerinden çıkar sağlama, rüşvet gibi sorunları engellemediği için uygulansa bile yinede “paranın sahibi” yönünde çalışacağını düşünebiliriz. Lakin bu, beklenen uygulamaların gerekliliğini göz ardı etmemize neden olamaz. Türkiye’nin ihtiyaçları doğrultusunda geleceği düşünen ve popülist yaklaşımdan uzak bu yasa, Anayasa mahkemesinin kısmi iptali ile büyük ihtimalle rafa kaldırılacak ve belki de 2007 seçimlerinden sonraki başka baharlara kalacak.
Özgürlük, en basit tanımı ile, istediğin yer ve zamanda istediğini yapabilme imkanıdır. Bu ‘istediğini yapabilme’ durumu, belli kurallarla sınırlanmıştır, bir arada yaşıyor olmanın getirdiği kurallar veya devlet yapısı oluşturmanın getirdiği sınırlar. Bunları göz önüne alarak özgürlüğü yeniden tanımladığımızda, kurallar çerçevesinde istediğimizi yapabilme tanımına varıyoruz.
Bu kurallar, bizim dışımızdaki etkenler tarafından konulduğunda, bir noktaya kadar sorun yokmuş gibi gözüküyor, mesela belediye otobüsüne orta kapıdan binmemek gibi, İstanbul’dan kalkıp Berlin’e gitmek istediğimizde yerine getirmemiz gereken yükümlülükler gibi. Bunlar, düzenin sağlanması için gereken kurallar. Bir de, düzenin dirliği için değil de, bir kişinin veya grubun çıkarlarını korumak için konulan kurallar var. (ki onlara başka bir yazıda değiniriz.)
Bir de insanın kendi kendine çizdiği sınırlar içinde yaşaması sonucu oluşan kurallar var ki, ‘prensiplerime aykırı’ sözü ile bunu ifade ederiz. Kendi kendimize koyduğumuz bu kurallarda da sorun yoktur aslında çünkü insanları birbirinden ayıran, hayata bakış açılarını yansıtan bu prensiplerdir, çünkü insanlar fikirleri ile yaşarlar.
Bilinçli olarak koyulan bu yasakların dışında, farkında olmadan kendimizi bağladığımız unsurlar ise belki de varolan ve gözüken kurallardan daha tehlikelidir. Çünkü gözüken kurallar (ki özgürlüğümüzü sınırlayan unsurdur dedik) zamanın gereklerine göre yeniden gözden geçirilebilir, değiştirilebilir veya kaldırılabilirler ama farkında olmadıklarımız üzerine yapabileceğimiz neredeyse hiçbir şey yoktur.
İşte sigara tam da bu nokta da durmaktadır. Farkında olmadan özgürlüğümüzü, istediğimizi yapma imkanımızı terk ettiğimiz unsur. İnsanın aklına gelir sigara, ‘beni iç!’ der, çaresiz içmek zorunda kalırsınız, yapabileceğiniz çok şeyde yoktur aslında, direnmek, ‘ben şimdi içmeyeceğim’ demek bir işe yaramayacak, çünkü bizi esir eden sigara, efendimiz konumuna geçmiştir ve ne yaparsak yapalım, onun iradesine karşı gelemeyiz, çaresiz sonuçta teslim oluruz ve içeriz, özgürlüğümüzü yitirmiş vaziyette. Gün gelir bakarız geriye, ‘beni iç’ emirleri her geçen gün daha da artmıştır biz farkında olmadan, zaten özgürlüktü kaybedilince anlaşılan.
Sigaranın esiri olmaktan daha kötü olan ise esareti fark edememektir belki de. ‘dertliyim, ondan içiyorum’,’yemekten sonra iyi gidiyor’. Hepsi, bir çeşit, köleliği gizlemeye yönelik çabalar.
Bu noktada yapabileceklerimiz belli aslında, kendimiz açısından, özgürlüğümüzü sınırlayan unsurları tanımladıktan sonra, kendimizden kaynaklananların tam olarak farkına varmalıyız, ‘ben neden bazı şeyleri yapmaktan alıkoyuyorum kendimi’ veya ‘yapmakta diretiyorum?’. Bu soruların cevaplarını dikkatle irdelemeliyiz, buradan varacağımız sonuç ise büyük olasılıkla yeni ve genişletilmiş sınırlar ile tanımlanan özgürlük ortamı olacaktır.
Etiketler genel
Yok oluşların içindeydik biz,
Her gün biraz daha yok olurken
Fark etmedik bile eridiğimizi.
En son baktığımızda elimize
Bir hiçti kalan geriye,
Tüm yaşandığı varsayılan sevdalardan.
Oysa ki;
Ne kadar da farklı düşünmüştük,
Bir kuşun kanatlarındaki özgürlük misali
Her geçen saniye biraz daha özgürleşen,
Biraz daha kederlenen...
Çizilen bir gelecek portresi idi sadece.
Ve avuçlarda kalan geriye
Bir hiçti en son elimizde.
"İnsan umduğunu bulamayabiliyor demekki!"
Dedik sonra;
Umduğumuzu bulduğumuzda aslında...
Sorgulamadık bile sevdayı
Olduğunca kabullendik herşeyi.
Alın yazımız önümüze düşerken,
Başımız önde, boynumuz bükük,
Kara bir gelecek vaadi ile
Bir hiçti kalan elimizde.
Yok olmak için uğraşmamıştık halbuki,
Karanlıktan çıkmak idi derdimiz
Bir kuşun kanadında
Tekrar varolduğumuzun farkına varmak adına
Tüm siyahı geride bırakarak,
Ve maviye boğularak,
Gök yüzüne ulaşabilmek.
Kader sözleri ile kandırılırken,
Gömüldüğümüzün resmiydi aslında
Yok oluşun başladığı yer.
Kederliydik zaten hep,
Gözler buğulu
Tekrar baktığımızda elimize,
Bir hiçti kalan geriye.
Lakin,
Güneşli günlerin sevdalısıydık aslında,
Bulut olmaktı bize yaraşan
Tüm gökyüzünde dolaşan,
Alabildiğine özgür
Ve genç...
Belki baharı beklemekti gereken
Yeşili ve maviyi.
Son sefer bakarken önümüze,
Umut kalmıştı sadece elimizde...
Etiketler şiir
Seyre daldık,
Seyrettik elele yağmuru.
Yüreğimize düşen damlaları saydık
Beraberce...
Her damlayla özgürleştik,
Her damlayla bağlandık birbirimize.
Sırılsıklam olurken yağmurda,
Islatan terdi bedenimizi
Sevgi dolarken vücuda.
Gözyaşları boşanırken,
Sevgiydi sadece akan gözlerden...
Ardından,
Güneş açmasaydı dedik keşke...
Gelipte aydınlatmasaydı ortalığı
Kalsaydık bizde
Elele...
Etiketler şiir
Reklam, reklam, reklam. İçimiz dışımız reklam. O kadar ki, artık reklamları gördüğümüzün, onları izlediğimizin farkında bile olmuyoruz.
İlkin, İETT otobüs duraklarında ki panolarla hayatımıza girdiler, pek çok kişi kapitalist sistemin tüketimi arttırmak için kullandığı bu sistemi yadırgamadı. Hatta şehre daha modern bir hava kattığını da düşünenler oldu. Ardından boş bulunan duvarlara asılan kocaman panolara büyük markaların afişleri asıldı, yine kimse rahatsız olmadı. Ama buda yetmedi, otobüslerimiz içine kadar girdiler ve ayakta dururken tutunduğunuz askıya bile “Avea” nın reklamı koyuldu. Otobüslerin dış kısımları ise çoktan istila edilmişti. Bakalım bu aşamadan sonra “daha nerelere reklam koyabiliriz?” sorusuna ne yaratıcı cevaplar bulacaklar.
Alemlerin gerçeğinde durum bu iken sanalında da durum pek farklı değil. İnternet sitelerinde altta, üstte, sağda solda, arkada ve hatta üzerinde reklam görmeyi de kanıksadık. Önceleri içerik ile reklamı pek fazla karıştırmazlardı, reklamlar sağ yada sol köşede öylece dururlardı, site başlığının yanına ise reklam almak sıradandı. Fakat buda yetmedi, Ntvmsnbc’nin yaptığı gibi içeriğin tamda ortasına reklam alındı, Ekşi sözlük sitenin bütün arka fonunu reklam ile kapladı, pek çok sitede giriş yaptığınızda sizi reklam içerikli flash animasyonları karşıladı, Habertürk, bulduğu bütün boşlukları bir şeyle doldurdu (öyle ki artık siteye girdiğim de neyin haber neyin reklam olduğunu anlayamadığımdan girmiyorum.) Ama bu konuda, en sade görünüşe sahip olduğu için sık takip ettiğim Mynet Haber’in, eskimiş bir teknolojiyi, fare imlecini takip eden resim uygulamasını tekrar kullanmaya başlaması kabullenilebilir bir şey değil. Zorla “İştesel” yazısını görüyoruz yazıları okurken, ki bu benim gibi birşeyler okurken fare ile bir yandan da satırı takip edenler için katlanılmaz bir durum.
Yabancı sitelerde ise durum daha da abartılmış vaziyette. Açılan bir sayfada youtube benzeri bir video sizi bekliyor, bir İntel reklamıydı hatırladığım kadarı ile televizyonda reklam izler gibi (yalnız bu kez zorla) reklamları izliyorsunuz.
Para kazanmak kutsal bir iştir. Dolayısı ile site sahiplerinin sitelerine reklam alarak para kazanmak istemesinde bir sakınca yoktur, Fakat şunu asla unutmamak gerekir, para bir amaç değil, araçtır, reklamlar da öyle, sadece bir araçtır. Reklamların bir amaç olmaya başladığı sanal alemde, açgözlülüğün insanı esir etmesinin ardından reklam bannerlarını nereye koyacağını şaşıran insanlardan tanrı bizi korusun diyerek bu yazıyı bitiriyorum.
Etiketler BT ve İnternet, Gündem
24 Kasım, öğretmenler günü. Dolayısı ile çevrenizde “Geleceğimiz olan gençlerimizi yetiştiren öğretmenlerimizin gününü kutluyoruz!” veya “yeni bir nesli yetiştiren cefakar öğretmenlerimizin 24 Kasım öğretmenler günü kutlu olsun!” benzeri afişler görebilirsiniz. (Bunlar genelde yöneticilerin halkı etkilemek ve biz buradayız mesajı vermek amacı gütmektedir ama bunun bu yazıyla bir alakası yok.) Lütfen bırakalım bu ağızları. Yok, öğretmenler şöyle değerlidir, böyle büyük ve ulvi bir görevi yerine getirirler, bu sözler tamamı ile insanlarımızın iki yüzlülüğünü yansıtır.
“Ne iki yüzlülüğü kardeşim, nereden çıktı şimdi bu?” diyebilirsiniz, fakat gerçekten durum bu.
Bir üniversitenin eğitim fakültesinde okuyan öğrenciye bir yakını sorar:
-Hangi üniversiteye gidiyorsun?
-Falanca üniversite.
-Vaay, güzel üniversite. Bölüm?
- ... öğretmenliği!
-Hadi be, seçe seçe öğretmenlik mi seçtin, yazık olmuş sana, öğretmen olupta ne yapacaksın hepsi sürünüyor!
-Ama öğretmenler bir ülkenin geleceği olan nesilleri yetiştiren, onlara aydınlık yolları gösteren, vatanın parlak yarınlarını hazırlayan ...
-Bırak şimdi bunları, şu mesleği seçseydin bu mesleği seçseydin (bilmem ne, bilmem ne ...)
- ...
- Yazık olmuş, yazık.
-(Genç, burada içinden konuşur, ne der acaba?)
Üstelik bu diyalog o genç ile bir kişi arasında değil, tanıdığı diğer herkes arasında geçer.
Kıssadan hisse, her ne kadar insanlarımız söze gelince öğretmenlik yüce bir meslektir dese de, “öğretmenlik “halk arasında muteber bir nesne muamelesi” gördüğü varsayılsa da, gerçekte çoğu kimse böyle düşünmez, pek çok meslekten daha değersiz olduğunu aklının bir köşesine yazar. Dolayısı ile etrafımızda gördüğümüz afişler anlamını yitirir, derinlerde (pek de derin değil ama) var olan iki yüzlülüğü su yüzüne çıkarır.
(Not: Öğretmenler, o afişlerde yazılan övgülerden çok daha fazlasını hak eder, ama neden insanların gözünde bu duruma düştüğü, başka bir yazının konusu olsun...)
Bu hikaye
Diğerlerinin hikayesi.
Onlara adanmış bir ağıt,
Bir küçük destan yumağı.
Evet,
Yaşanıyor nice destanlar etrafında
Sessiz ve derinden.
Farkında değil kimse,
Belki de umrunda değil.
Ama sessiz bir çığlık
Karanlıktan gelen,
Bildirir herşeyi tüm çıplaklığı ile.
Bir baba var,
Diz çökmüş kaldırımda,
insanların önünde,
Tüm gururunu geride bırakarak.
Geçiyor insanlar önünden
O ise yalnız
Herkesin önünde.
Yerlerde...
Elinde ise bir küçük afiş,
Yazıyor üzerinde;
"Oğlunun ameliyat olması için iki milyar ..."
Ah ulan be,
Şu dünyaya bak diyor insan,
İki milyar,
Onlarca insanın önünde diz çöktürüp
El açtırıyor iki milyar.
Oturmuş öylece soğuk kaldırıma,
açmış sağ elini.
Kurban olsun o sağ eline iki milyar.
Ama yok işte...
Yok kahrolası para...
Açtırıyor elini insanın böyle.
Gelip geçenler veriyor bozuk para gönlünce.
O ise ağlamaya başlıyor
O kadar kişinin önünde.
Gözyaşları ateş, gözyaşları ok!
Yaksın dünyayı, yıksın dünyayı.
Ama bildiğimiz dünya işte.
Dilendiriyor nice mertleri böyle...
Olmayınca bir ameliyat parası
yerin belediye kaldırımları.
Hor görenler de yok değil;
"kalk be kardeşim oradan, gelip geçenler var!"
Ya, evet, kardeşim...
kardeşin o senin.
Yerlerde, soğuk kaldırımlarda kıvranan
Tutup elinden kaldırmak görevin.
Ve gelip geçenler var tabii,
gelip geçen.
Öylece gelip, öylece geçen...
Hem o kaldırımdan, hem bu dünyadan.
Öylece.
Kör ve sağır.
Fakat, ne yazık ki,
Hayat kimileri için öylece gelip geçmiyor,
Oğlu için el açtırıyor,
iki milyar için...
Ve ben ayrılırken o kaldırımdan,
Bitmiyor bu hikaye, bu destan.
Ben ayrılırken o kaldırımdan,
Dünyanın namertliğine direniyor bir insan.
Ve ben ayrılırken o kaldırımdan,
Biliyorum, yazılamayacak bu destan...
Etiketler şiir
Türk telekom'dan memnun olanınız var mı bilmiyorum ama, kime sorsam, tabiri caizse bir dokunup bin ah işitiyorum. İstisnasız herkesin Ttnet e dair şikayetleri var. Bağlantı hızlarının düşük, fiyatlarının yüksek olmasının yanı sıra, bunların dışında sağlanan hizmetlerden de kimse memnun değil.
Hal böyleyken, piyasaya hızlı bir giriş yapan SmileADSL, modemi ücretsiz vermesi (üstelik kablosuz modem), ücretsiz kurulumu ve reklamlarında da vurguladığı üzere abonelik işlemlerinin hızlı yapılmasını vaadetmesiyle adını duyurdu. Fakat, vaadedilen ile gerçekleşen yine birbirini tutmadı ve bağlantısının 10 günde bile yapılamadığını söyleyenler var.
Biz Türkiye'de bunları konuşurken Kore IPTV internetten teve yayınına başladı. Bunun için sunduğu bant genişliği ise 100 Mbps. İnsanın ülkemizdeki durumu düşünesi bile gelmiyor. (en fazla 2 Mbps, ücret ise 229 ytl aylık.)
Tüm bunları görüpte “birşeyler yapmalıyım” diye düşünüyorsanız buyrun, buradan başlayın. “Pcnet, dünyanın en pahalı internet erişimine karşı” sloganı ile (uzun bir süredir) TTNetin ADSL fiyatlandırma politikasını protesto ediyor. Ama durumdan memnunsanız, Tabi ona diyebileceğim bir şey yok.
Etiketler BT ve İnternet, Gündem
Filmin isminin neden İngilizce'de olduğu şekliyle “Babylon” değilde, ya da Türkçe adı ile Babil değil de Babel olduğu, vermek istediği mesajı tam olarak bize ulaştırıyor aslında.
Yeni Babil İmparatorluğu'nun (M.Ö. 612) yerleştiği yerin “Eski Ahit” teki ismi “Babel” şeklindedir. Tercümesi ise anlam olarak “kargaşa” demektir. "Ve Yahova "Bunların hepsi tek kavim" dedi. Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların; birbirlerini anlayamaz olsunlar." Ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Bâbil dendi. Bâbil, yani karışıklık." (Tevrat; Bu Ülke, 75.) 
Filme baktığımızda tam olarak bir kargaşanın içinde olduğumuzu hissedebiliyoruz. Amerikalı turistlerin Fas'ta Başlarına gelenler, Amerika-Meksika arasında bir hikaye, Tokyo'da genç bir kızın yanlızlığı, bunların hepsi tek başına bütün bir hikaye olabilir aslında. Ama hepsini bir araya getiren ise “kargaşa” nın varlığı. Ya da anlaşamamazlığın.
Yerelden genele gittiğimizde de birbirimizi anlayamamanın ortaya çıkardığı kargaşanın ne boyutlarda olduğunu görebiliriz. Anne oğlunu, oğul babayı, baba kızını anlamaz, aynı otobüsün içerisinde seyehat edenler birbirini anlamaz, işçi patronu, patron ortaklarını anlamaz, farklı yerlerden gelen farklı insanlar yine birbirleri ile anlaşamazlar. Zaman-mekan ilişkisinin değiştiği günümüzde de farklı kültürlerden insanların birbiri ile karşılaşması ve diyaloğa girmesi haliyle daha kolaydır. Filmde de aynı şekilde Fas'taki Amerikalı turistler çok farklı bir kültürün içine düşerler, fakat bu farklılıklar içinden çıkılması zor bir kargaşanın başlangıcının temel noktası olur. Karısı ölümle mücadele eden bir adamı anlamayan, kendilerini onun yerine koyamayan insanların onu rada yalnız bırakıp otobüsü alıp gitmeleri ise kargaşanın, yalnızca kültür farkından kaynaklanmadığını gösterir. Bir bakıcının düşündüğü tek şeyin çölde bıraktığı çocuklara geri dönebilmek olması ellerinin kelepçelenmesini engellemez çünkü polis onu anlayamaz. Sağır ve dilsiz bir genç kızın da diğer insanlar ile anlaşamaması, kendisini anlatamaması yine “çarpıcı” bir şekilde son bulur. 
Tüm bu ayrı hikayeleri birleştiren ise Tokyo'dan Fas'a gelen bir adamın avlanmakta kullandığı silahı rehberine vermesi, ve bu silahtan çıkan kurşunların, çocuklarına Meksikalı bir kadının bakıcılık yaptığı ve Fas'a turistik gezi için gelmiş olan bir çifti hedef alması. Küreselleşerek küçülen dünyada farklılıklar birbirleri ile çok kolay karşılaşmaktalar fakat, filmde de görüldüğü üzere, kültürlerin birbirleri ile diyalog haline girmesi belkide sanıldığının aksine bir uzlaşı ortamı doğurmayacak ve anlaşamamazlığın getirdiği kaos ile çatışma çatışma ortalmı dünyayı saracak. 21. y.y.'lın başından itibaren bunu yaşayan bizler, gerçekten bu olgunun nasıl sonlandığını belki bilemesek de, nasıl geliştiğini görme şansına (şanssızlığına?) erişebiliriz.
Etiketler sinema
Leyla sevmek hostur amma
Mecnun olmak başkadır başka
Şarap içme hoştur amma
Ayık olmak başkadır başka
Yare varmak hoştur amma
Yaren olmak başkadır başka
Ateş olmak hoştur amma
Yanık olmak başkadır başka
Talip olmak hoştur amma
Dengin bulmak başkadır başka
Aşık olmak hoştur amma
Sadık olmak başkadır başka
(Ömer Lütfi Mete)
Etiketler şiir
Yağmur var İstanbul'da. Her yer ıslak. Ama ben rahatım. Bilmem kaç paraya aldığım botlarım var ayaklarımda. İnsanlar koşuşturuyor, herkes bir yana, tüm bu manzara içinde gördüğüm bir şeye inanamayıp bir kez daha baktım. Sonra bir kez daha, dikkat ile baktım. Sonra birkez daha bakmaya gönlüm elvermedi. Peki neydi bu manzara.?
Bir kadın, yağan yağmurun altında, yer ve gök ıslak iken, ayağında terlik ile bir yerlerden gelmekteydi. Geldiğini nereden biliyorum? İşçi çıkış saatiydi ve o da işten gelmekteydi, işçi olduğu ise gayet açıktı. Bütün insanlar bir yere koştururken, herkesin ayrı bir derdi olduğu kesin, belki de bu kadının kışlık, kalın bir bota gelene kadar kimbilir, daha ne sorunları vardı. Fakat, bu bile başlı başına, yeterince büyük bir problemdi.
Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz, başka hayatlar üzerine oldukça az düşünüyoruz, orası kesin ama, 5 Kasım'da bu insanları düşünen, onlar için çalışmış olan birini, Bülen Ecevit'i kaybettik.
Gerçekten de Ecevit, köylüyü en çok düşünen, işçiler için birşeyler yapmaya çalışan biri idi, gelmiş geçmiş başbakanlar arasında onun bu özelliğine sahip biri yoktu belki de. Dağlara adı yazılan bir insandı, "Kurtar Bizi Karaoğlan", "Umudumuz Karaoğlan". Karaoğlan idi o, halktan biri idi, siyasete hiç girmeyecekti, şiir yazmak idi derdi, koşullar onu siyasetin içine çekti. dürüst idi yalan ile siyaset yapmadı. İşçileri düşünürdü, grev hakkını getirdi, toplu sözleşmeli sendikal haklarda dahil olmak üzere pek çok sosyal güvence yasasının altına imzasını attı. "Ecevit nerede, biz oradayız" diyen işçilere, "İşçiler nerede, ben oradayım" diye seslendi. Köylü kadınlar şiirinde "topraktan doğup da toprağı yoğurandır onlar/ veresiye canlarını doğurandır onlar" diye ağıt yaktı. Anadolu daki haşhaş ekiminin kaldırılmasını isteyen, aksi takdirde "Blue Mosque" u bombalarız diyen Amerika'ya direndi, boyun eğmedi. Suikastlerden kurtuldu. "Bu düzen değişmeli" diyerek yola çıkmıştı, düzenin içinde eriyip, arkasından çevrilen dolaplar ile, kurulan komplolarla iktidardan indirildi. 
Yağmur var İstanbulda, her yer ıslak. Ayağında botu olmayanlar ve onları düşünenler için matem zamanı. Çümkü, "Umudumuz Karaoğlan" artık yok.
Bu çıkarımları yapıp, bunları Türk kamuoyuna pazarlamaya çalışanlar, acaba Türk halkını aptal mı sanıyorlar? Değerli dostlar, son 15 gün içinde, İtalya’da ABD tarafından düzenlenen Amerikalı senatörlerin, AB’li milletvekillerinin ve onların deyimiyle “Atlantik’in iki tarafındaki etkinlerin” katılımıyla gerçekleştirilen bir toplantıdan başlayarak Avrupa’daki Türklerin mahalle arasında düzenlediği konuşmalara kadar, birçok oluşuma fiilen katıldım. Bu katılımım sırasında; gerek Amerikalı-Avrupalı katılımcıların söylemlerinden gerekse Almanya’da Türklere yönelik tamamen insan haklarına aykırı Alman hükümetinin girişimlerinden, net bir sonuç çıkardım: Türkiye’nin AB üyesi olması gibi bir proje yok! Evet, masada bir proje var ama bu bizim algıladığımız var olan yapı ile birleşme değil. Peki bugüne kadar böyle bir proje gerçekten oldu mu? Hiçbir zaman olmadı. Olmadı ama “Türkiye’ye bir yararı olur” noktasından olaya yaklaşarak “elimizde pazarlanabilir bir tez olsun” diyerek sesimizi çıkarmadık. Sessiz kalmaya devam edemez miyiz? Ben detayları aktarayım, sessiz kalıp kalmamaya siz karar verin. Eğer Almanya’daki Türklerin camilerine kamera konmaya teşebbüs ediliyorsa bazı eyaletlerde meclis kararı ile okul bahçelerindeki Türk çocuklarının anadilde konuşma hakkı polis zoruyla ellerinden alınıyorsa, Türkiye’nin bölünmüş-parçalanmış yeni haritaları AB’li ve ABD’li siyasetçiler, bürokratlar, gazeteciler tarafından cepte dolaştırılıp artık uluslararası toplantılarda korkmadan dile getirilebiliyorsa ve bunları görmezden gelen Türk hükümetinin bakanı hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi “AB ile ipler kopmasın” diye Rumları Kıbrıs olarak kısmi tescil etme peşinde koşuyorsa; bu millet, bu gidişe bu hükümete rağmen “dur” deme noktasına gelir. Daha da açık söylemek gerekirse; Abdullah Gül’ün Brüksel’e gidip “makro veya mikro” yeni bir planı kabul etmesi “Rumlara geçici formüllerle limanları” açma yolunda adımlar atması Türk halkı için hiçbir şey ifade etmez. İstanbul yönetimi “her türlü anlaşmaya” imza atar, Samsun’a çıkanlar arkasına Türk halkını da alarak, gerektiğinde o imzayı tanımazlar. Aynısı daha önce de olmadı mı? Değerli dostlar, bazen "Acaba iyi niyetliler de biz mi yanlış anlıyoruz" diyerek şüpheye düştüğüm dönemler oldu. Ama son bir yılda özellikle uluslararası toplantılara bizzat katıldığım süreçte, böyle bir şüphe kesinlikle aklımın köşesinde dahi kalmadı. AB ve ABD’nin niyetinin; var olan Türkiye Cumhuriyeti’ni AB’ye üye etmek olmadığını, amacın Türkiye’yi kalıba dökerek bölgede yeni bir proje ile ilerlemek olduğunu net bir şekilde anladım. Bunu yaparken, yani bizi ameliyat ederken kullandıkları “narkoz” da Türkiye’nin AB üyeliği. Daha değişik bir benzetmeyle suda yavaş yavaş kaynayan kurbağa dinamiği. Fransa üyeliğe onay verir mi Tesadüfe bakın ki, bir toplantıya gidiyoruz, oraya gelen ABD’nin en büyük gazetesinin Bağdat muhabiri ile ABD’nin en büyük eyaletlerinden birinin senatörü aynı cümlelerle ilk önce “Irak ve Türkiye Kürdistanı” ifadesini kullanıyorlar, daha sonra “serbest Kürdistan projesinden” bahsediyorlar. Tesadüfe bakın ki, ABD’de askeri bir dergide yayımlanan harita da aynı. Tesadüfe bakın ki AB’li parlamenter de aynı duygulara ve bilgilere sahip. Tesadüfe bakın ki Fransa, “Türkler Ermenileri katletti” yasası çıkarıyor, aynı yasa daha da genişletilerek, hatta Süryaniler de eklenerek, Hollanda meclisinde sırada bekliyor. Tesadüfe bakın ki; Almanya, Türk çocuklarının anaokullarını basarak anadilde konuşmalarını engelliyor. Tesadüfe bakın ki; bütün bunlar olurken “Türkler katliam yaptı” diyen adam Nobel alıyor. Daha da büyük tesadüfe bakın ki; Fransa’da yasa geçtikten bir saat sonra bu ödül açıklanıyor ve Fransız TV’leri “Doğruyu yaptık, 'Türkler katliam yaptı' diyen Türk yazara Nobel geldi, Nobel ödüllü yazarları bile bize hak veriyor” diye yayına geçiyorlar. Bu noktada bir not ileteyim: Ben çok karamsarım farz edelim ki; Türkiye bütün süreci tamamladı ve son aşamaya gelindi. Bu noktada üyeliğimiz, üye ülkelerin parlamentolarında oylanacak. Yani “Türkiye katildir” yasasını geçiren Fransız parlamentosu, Türkiye’nin üyeliğine onay verecek! Sonuç 1: Avrupa Birliği projesini “pazarlayabileceğimiz” bir tez olarak ele alıp, “gerçek olmadığını bilip, ona göre davrandığımız sürece devam ettirelim” tezini daha önce sizlerle paylaştım. Hiçbir adım atmadan pazarlamaya devam edebiliyorsak, bu tez hâlâ geçerli olabilir. Yalnız iş artık Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarından vazgeçme noktasına gelmeye başladıysa, Rumlar “Kıbrıs” olarak tescil yoluna girdiyse ve en önemlisi hükümetin “taviz verir” yapısı yüzünden Türk devleti eğildikçe, bırakın üyeliği, AB, oradaki varlığımızı dahi “asimile” etme cüretine kadar işi vardırıyorsa; bu işi bitirme, koparma, “Avrupa’ya yürrü” deme zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir. Sonuç 2: Avrupa Birliği üyeliği diye bir şey yok. Hiç de olmadı. Olmayan bir şey ancak olmayanların “fedakârlık” diye masaya konarak pazarlanması ile devam ettirilebilir. Bu hükümet olmayan için olanı vererek yıllarca emek, kan ve gözyaşıyla kazandıklarımızı masaya koyarak, yola devam etmeye çalışıyor. Son söz: Türkiye’nin AB üyeliği “karanlık bir odada kara kedi aramaktan” ibaret. Bir de kara kedi olmayınca, işler daha da zor.
(Yiğit Bulut'un 17.10.06 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanan yazısı)
Abdullah Gül’ün “troyka temasları”yla ilgili yapılan TV yorumlarını dinleyip, yazılan yazıları okuyunca, kendi kendime soruyorum: Acaba bende algılama zorluğu mu var?
Neymiş efendim; yol kazası olmasın diye ara formüller bulunmuş, iki tarafı da mutlu edecek çözümler ortaya konmuş, tren raydan çıkmadan bu seneyi de atlatacakmış!
Etiketler genel
Beklemek,
Süresizce beklemek.
Nerede neyin sonlanacağını,
Neyin başlayacağını bilemeden.
Şuursuzca,
Sabırla...
Bekledikçe uzaklaşmak,
Uzaklaştıkça yakınlaşmak.
İşkence tadı var bunda.
Çok uzaklardan gelmişçesine
Tanımadık ve yabancı.
Eziliyorum her geçen gün,
Yeni bir ben çıkıyor benden
Toprakla buluşan, elleri toprak kokan
Üstü başı kir pas.
Ve acı tabii ki.
Odaklandığı nokta tüm işkencelerin.
Varolma savaşına dönüyor bu sevda;
Kan gölü topraklarda bir cenk...
Yine de vazgeçmemek;
Belki de yapılabileceklerin en erdemlisi.
Her yeni güne doğan güneş ile beraber
Aynı sızı, aynı elem...
Ve aynı umudu kaybetmeden
Alabildiğine özgür,
Alabildiğine pervasız.
Etiketler şiir
| Yalnızlık, yaşamda bir an, Hep yeniden başlayan.. Dışından anlaşılmaz. Ya da kocaman bir yalan, Kovdukça kovalayan.. Paylaşılmaz. Bir düşün'de beni sana ayıran Yalnızlık paylaşılmaz Paylaşılsa yalnızlık olmaz. |
Özdemir Asaf |
Etiketler şiir
Belki de görüntünün önceki dönemlerde hiç olmadığı kadar fazla öneme sahip olduğu bir zamanda, vendeta, maskenin değil, fikirlerin ön planda yer alması gerektiğini vurguluyor. İnsanlar ölür, çürür, fakat fikirleri yaşar, maskeli kahraman da filmin sonunda hayatını yitirir, ama bizler için savundukları fikir ölümsüzleşir.
Bu filmin de son tahlilde sadece bir kurgu olduğunu düşününüp, küçük gönüllerimizi rahatlatabiliriz, fakat durum hiç de böyle değil, gerçek hayata bakınca fikirlerin ölümsüzlüğünü rahatlıkla görebiliriz. Marx ölür, insanlar ise, Oölmemişçesine O’na ait düşünceleri sahiplenip arka çıkarlar. Jeannne d’Arc yaptığı onca şeyden sonra öldürülür, ama özgürlük fikirleri kendisinden sonra da sahiplenilip ölümsüzlüğe ulaşır.Otoritelerin başaramadığıda tam olarak budur aslında, bize hükmedebilirler, davranışlarımız yönlendirebilirler, köleye dönüştürebilir, sahip olduklarımız elimizden alabilir veya çok daha kötüsünü yapabilirler, herşeye rağmen düşüncelerimize sahip olamazlar, inançlarımız bastıramazlar, inanmaktan men edemezler, belki de tüm otoriter rejimlerin düşünceyi ve düşünmeyi yasaklamasının ve üzerine baskı kurmasının altında onu, kendisinin en büyük düşmanı olarak görmesi vardır. Bir fikir, milyonları peşinden sürükleyebilir, milyonlarıyerinden edebilir, yeter ki zihinlerde, ele geçirilemeyecek tek yerde, kendine dayanak noktası bulsun. V, bunu başararak kitleleri, doğru bir düşünce etrafında toplamayı bilir, fethedilmemiş zihinler ile özgürlüğü istila eder.
Tüm totaliter rejimler, bu, sınırları çizilemeyen ve zincir vurulamayacak gücün farkındadırlar. Bu noktadan hareket ile, ele geçiremeyecekleri zihinleri kontrol altına alabilmek için “amaç aracı meşru kılar!” prensibinden yola çıkarak, insanlık dışı eylemlerde bulunurlar. Amaçları hükmettikleri kitleleri sindirmek, korkutarak kontrol edebilmektir. Şuursuzca insanları öldürürler, salgın hastalıklar yayarlar, bombalarlar, işkence yaparlar, önem vermedikleri üzerinde insanlık dışı deneyler gerçekleştirirler. V’nin deyişiyle, “bana yaptıkları canavarcaydı!” ve Evey’nin karşılığı ile, “ve karşılığında bir canavar yarattılar!”.
Evet, baskıcılar otoritelerini sürdürebilmek için akıl almaz yollara başvururlar. Lakin, belki de tüm sistemlerin değişmez kanunu, tepki, kendisini doğuran etki kadar kaçınılmaz olacaktır. V, böyle ortaya çıkmıştır. Sistem kendisinin devamı için çalışırken, kendi sonunu da hazırlamaktadır, çünkü tüm baskıcı rejimler yıkılmaya mahkumdur.
Totaliter sistemler, çökmeye mahkum olmasına rağmen onları ayakta tutan tek güç korkudur. İnsanlar korkarlar, sinerler ve kurallara uyarlar. Değişim istediklerinde onları bundan caydıran sadece korkularıdır. Başarısısız oldukları takdirde başlarına gelecekleri düşünüp korkmaktan bir türlü harekete geçemezler. Artık efendileri kişiler değil; korkularıdır. Öyle ki, artık dışarıda bir tehlike var olmasa bile, içselleştirilen korkular insanları esir alır, bağlı oldukları zincirleri kırmasını engeller.
Bu durumda yapmamız gereken korkularımızdan sıyrılmaktır. Bunun içinse, onunla yüzleşmemiz gerekir. Bizlerin, baskıya boyun eğmemizi sağlayan ne korkusudur; sahip olduklarımız kaybetmek mi, en sonunda canımız olmak üzere? Bunlarla yüzleşmeli, korkuların kıyısına kadar gelmeli, soğukluğunu yüzümüzde hissetmeliyiz, tıpkı Evey’nin yaptığı gibi. Evey, o andan sonra sistemin, üzerine attığı karanlık korku battaniyesinin sadece aklında varolan bir yanılsama olduğunu anlar, parmaklıklar kalkar, eli silahlı gardiyanlar sadece kuru birer kuklaya dönüşür. O’nu, orada süresizce tutmuş olan sadece aklında var ettiği korkularıdır. Sonunda korkuları ile yüzleşir ve onu alt eder. Çünkü özgürlük, korkuların ardındadır.
Evey, özgürlüğünü korkularından kurtularak sağladıktan sonra yağmurla kucaklaşır. “Tanrı yağmurda saklıdır!”. Tanrı, gücün yegane simgesidir, yağmur ise tüm kültürlerde özgürlük ile özdeşleşmiştir. Ve böylece yağmurla kucaklaşan Evey, özgürlüğünü kazanarak, gücü ele geçirir.
Tam bu noktada otoritelerin korktuğu, gücün başkasının eline geçmesidir. Korkularından sıyrılarak özgürleşen insan bugüne kadar sinerek içinde bir yerlerde var olan gücü, iliklerine kadar hissederek açığa çıkarır. İşte bu nokta, baskının çözülmeye başladığı yerdir. Bunun ardından gelecekleri kestirmek kolay değildir. Akıllarındaki fikirlere sahip çıkarak onu kaybetmeyen insanlar, korkularından arındıktan sonra önlerindeki otoritye figürünün sahip olduğu gücü ele geçirerek devrimi gerçekleştirir. Fikir birliği etmiş kitlelerin önünde silahlar ezilir, baskılar sona erer.
Lakin düşüncelerin önemli olduğu bu ortamda, kişiler hep yalnız kalır. İnandıkları uğruna mücadeleyi V gibi yalnız başlarına verirler. Fikren doğduklarında yalnız oldukları gibi, ölürken de yalnızdırlar. Buna rağmen, ölen sadece bedendir, savundukları fikir farklı bedenlerde hayat bulur, yeşerir, ölümsüzleşir...
Etiketler sinema
Bir rüzgardır gelir dağların ardından,
Bağrında sürülmüş toprak kokusu.
Tüm saflığı ve duruluğu ile
Nasırlı ellerden bir aşk hikayesi.
“Bak sana ne getirdim” der önce Rüzgar,
Yağmur sonrası yanık kokusudur ellerindeki...
Bülbül ise mahsundur yine her zaman ki gibi,
Ağıdını yakar sesizce ve derinden.
Bir ot kokusudur alır her tarafı,
Yeşil ve ezik
Yaprak çatırtıları arasında,
Hikaye başlar en sonunda...
Bir Kudüs yolculuğudur rüzgarın ellerindeki;
Öbek öbek anlatır sonra yorulmadan
Yusuf’un nasıl sevdiğini, nasıl sevildiğini...
Gel gör ki Bülbül inanmaz her anlatılana,
Sürdürür ağıdını derinden
Kime yaktığı bilinmeden...
Hiakye deevam eder rüzgarın ellerinde ara verilmeden.
Derler ki, Yusuf öyle sevmiş ki;
Kör olmuş aşkından
Yine de vazgeçmemiş sevdiğinden.
“Hey gidi Yusuf hey” der Bülbül
“Çektiğin kahrı bilmez kimse,
Ey rüzgar gel sen devam etme”
Dinlemez Rüzgar dertli Bülbül’ü,
Toprak kokusu eşliğinde devam eder hikayesine...
Derler ki bundan sonra;
Bitmek bilmemiş dertli Yusuf’un kahrı
Sevmez olmuş yari aşkından kör olan yusuf’u.
Devam eder Bülbül yaktığı ağıda
Rüzgarın uğultusu eşliğinde yine mahzun ve derinden.
Dedik ya, bir Kudüs yolculuğu bu rüzgarın ellerindeki,
Sürer hikaye kalmaz yarım.
Açılır gözleri Yusuf’un,
Dünya ışıklanır bir anda!
Lakin Yusuf uzak kaçar sevdiğinden,
Görmez bir daha onu dünya gözü ile...
Anlar bütün sevgiyi ve sadakati.
Sürgün eder kendini dağlara,
Taşa toprağa...
Anlatır rüzgar bize tüm bunları,
Dinler Bülbül kendine has ağırbaşlılıkla.
Bir yağmur başlar ardından,
Feryad eder gökyüzü
Ağlar O’da Yusuf’a...
Ağla gökyüzü,
Ağla sen de,
Ağla Yusuf’a...
Etiketler şiir
İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı, getirdiği diğer pek çok özelliğin yanında, yoksulların da hatırlanmasını sağlayan, farklı bir aydır. Normal zamanda, belki hepimizin bildiği, gördüğü yoksulluk manzaraları bu ayda, gören gözler için farklı anlamlara bürünüyor. Bu küçük hikaye de, çoğumuza hem yakın, hem de uzak olan bir hayatın tasviri.
Kızılay’ın aşevinden yemek alıyor küçük kızın annesi, diğer pek çok yoksul gibi. Bir kap sıcak yemeği sevinçle evine doğru taşıyor küçük kız, elindekinin değerini bilerek. Evlerinde bir de küçük kedi var, kaderi onlarınkine benzeyen. Dört yaşındaki kız, yemeğini onunla onunla paylaşmaktan çekinmiyor, zira kendisi, annesi ile sokaklarda karton toplarken bulduğu “fişne reçeli”nden yemiş, o kadar aç değil. “tadı da güzeldi” diyor “fişne” reçeli için.
Dört çocuk anne ve baba Van’dan gelmişler Ankara’ya birkaçyıl önce. Baba, bir süre sonra ortalıktan kaybolmuş, çaresiz anne üç çocuğunu, esirgeme kurumuna bırakırken, en küçüğünü yanında tutmuş. Şimdi, zor şartlarda yaşamaya çalışıyorlar.
Kaptaki yemeğn bir kısmını yedikten sonra artık gitme vakti. Annesi ile beraber, sokak sokak dolaşarak karton toplamaya çalışacak, hayat kimileri için çok erken zorlaşıyor.
Evet, hayat kimileri için erkenden zorlaşmaya başlıyor, henüz dört yaşında, fakat neşeli bir oyunu geçin, sıcak bir yemeğe çoğu zaman hasret. Biz ise, sanki onlar Ramazan’dan Ramazan’a ortaya çıkıyorlarmış gibi, bu kutsal ay bittikten sonra sanırım unutacağız, varlıkları da yokluklarından farksız olacak.
bir şeyler olacak yarın
duruşundan belli
kırdaki atların
bulutların koşuşundan belli
kazışından köstebeklerin toprağı
karıncaların telaşından belli
birşeyler olacak yarın
belki bri tomurcuk
belki de bir ağacın duşen yaprağı
belki de bir çocuk
pek o kadar gormesek de uzağı
kuşların uçuşundan belli
birşeyler olacak yarın
öbürgünden önemsiz
bugünden önemli
B.Ecevit
Etiketler şiir
Çok enteresan, son günlerde TeVe de sıkça linç haberleri izler olduk, "falanca hırsızı yakalayan mahalleliler, hırsızı linç etmek istediler" , "kuyumcuyu soyan hırsızı linç ettler". Buna benzeyen birçok haber daha. En son ismailağa cemaatinin hocalarından birini öldüren zanlı linç edilmiş, öldürülmüştü.
Bu linç olayları sırasında kimse tam olarak ne yaptığnı bilmiyor aslında. Yaptıkları ilk önce, tam olarak cinayet. Onlarca insanın tekme ve yumrukları altında kalan insan, engelleyen olmazza, doğal sonuç olarak can verecek. Kimin öldürdüğü de net bir şekilde belli olmadığı için herkesin gönlü rahat olacak. Easında oarada tekme atan herkesin cinayette payı olur. Denilebilir ki; “kardeşim, haketmişti ama!” duralım burada. Öncelikle hak etme meselesi ayrı konu, buna kim karar verir? Nasıl bu karara hükmeder? Diyelim ki cezanın ne olduğu belirlendi, bunu kim infaz eder?
Cevap verebilmemiz için biraz geriye gitmemiz gerekiyor galiba. Eski Mısır’a kadar.
Eski Mısır’da insanlar tarıma geçtiklerinde topraklarını sulamak için Nil Nehri’nden faydalanıyorlardı. Aslında bu coğrafya da yağmura çok ender rastlanıldığından tarımın sürdürülebilirliği tamamen nehir’e bağlıydı. Fakat yukarı Mısır’daki insanların Aşağı Mısır’daki insanlara oranla suyu daha fazla tüketme eğilimlerinden dolayı, anlaşmazlıklar ve devamında savaşlar ortaya çıktı. İki taraf birbirleri ile su için savaştılar. Sonunda ise suyun adil paylaşılması için bir krala (firavun) ihtiyaçları olduğuna karar verdiler. Böylece devletin doğum süreci başlamış oldu.
Bu doğumun bir diğer etkenide insanların artık tarıma geçmiş olmaları idi. Köylü, kesinlikle barışa ihtiyaç duyar. Ekim yapabilmesi, hasatı için barış ortamı gerekir. İnsanların bir kısmı tarım ile yerleşik hayata geçiğp, refaha kavuşurken, bir kısmı ise bunun tersine köylüleri yağma ile soyma yoluna gittiler. Ekilen arazilerin talan edilmesi, sürülerin katli devletin gerekliliğini ortaya koydu. İnsanlar bir araya geldiler, kendilerini koruyacak, onlar için savaşabilecek bir mekanizmayı oluşturdular. Sonuçta tarım, insana, ihtiyacından fazlasını sunar. Bu fazlalıkta bir kral ve askerlerini besleyebilecek kadar çoktur. Aldığı vergiler ise haydutların yanında hiçbirşeydir.
Uzun lafın kısası, insanlar arasında adalet ve korunma ihtiyacı neticesinde Mısır ortaya çıkar. Yani devletin hem uzlaştırıcı hem de koruyucu rolü vardır vatandaşları için. Bugünün dünyasına baktığımızda da kıtlıklar, düzensizlikler ve eşkiyalıklar her daim devlet yapısının ortadan kalkması ile gözükmektedir.
Şimdi ise sorumuza cevap verebiliriz. Vatandaşlar arasında adaleti sağlayacak yegane kurum, kendisinin de çıkış noktası adalet olan Devlet’tir. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözmekle yükümlüdür ve kesinlikle kimin suçlu olduğuna da kendisi karar verir. İnfazıda yine kendisi gerçekleştirir.
Diyelim ki bunun aksi bir durum gerçekleşti ve zanlının cezasını vatandaş vermeye kaktı, artık devletin orada varlığından söz edilemez.
Bir an durup şöyle bir soru sorabilriz; peki bu insanlar neden zanlıları yargının eline bırakmak yerine kendi işini kendi görme yolunu tercih ediyor? Yoksa devletin adaletine güveni yok mu doğru cezanın verileceğine dair? Bu sorunun cevabının “hayır” olmasını dileyelim, aksi takdirde temeli adalet olan devletin varlığı şüpheye düşer, anarşi ve kaos ile birlikte adaletsiz bir dünyaya merhaba deriz.
Etiketler genel
Ey uzak diyarların türküsü,
Akşam üzeri dağlardan kopup gelen rüzgarla
Getir bize yalnızlığın ve yalınlığın kokusunu.
Ver elini, tut götür bizi sevdanın en yoğun kalbine,
Götür ki görelim sevda nasılmış,
Ne gibiymiş dağların ardında...
Sonra bir yağmur ile bize eski hikayeleri anlat.
Söyle, duyur ki bilelim biz de şu dünyada kimler sevmiş,
Kimler sevilmiş
Kimler kavuşmuş, kimler yanmış ta kül olmuş...
Ah uzak diyarların türküsü,
Rüzgarın tozu dumana katarak
Savurması herşeyi ne güzeldir akşamın alacakaranlığında,
Örter bütün kiri savurduklarıyla.
Göğü kendi rengine boyarken,
Hüzün bulutlarını hareketlendirir bir çırpıda.
Bırak uzak diyarların türküsü,
Bırak beni de savursun bu rüzgar
Akşamın alacakaranlığında;
Savrulayım, gideyim, kaybolayım tozun, torpağın içinde.
Üstüm başım batsın, yüzüm gözüm kum olsun
Bırak!
Bırak, hiç değilse, örtsün rüzgar kirleri,
Bütün hepsini...
Etiketler şiir
Uzun bir suredir su internetteki bloguma ne yazayım diye düşünüp durdum, sonunda bir yerinden başlamaya karar verdim.
Oktay Sinanoğlu'nu tanıyanlar hemen hatırlayacaklardır onun şu sözlerini: "Cezayir'de ve Tunus'taki öğrencilerin geleceğe dair hayallerinde Fransa'ya gidip orada yüksek lisans ve doktora yapmak vardır." Çünkü bu devletlerde eğitim dili Fransızcadır ve öğrenciler bu kültürün etkisi altındadır. Dünyaya o kültürün penceresinden bakarlar.
Ben, bunun yerinde bir saptama olduğunu düşünür ama tam olarak inanmazdım. Lakin aynı sözleri başka bir akademisyenden, Aki Virtanen'den duyunca gerçekten şaşırdım ve bu sözlere hak vermeye başladım.
Aki Virtanen eğitim alanında tanınmış araştırmacılardan biri. Düşünceleri yabana atılacak insanlardan değil. Buaradan yola çıkarak kendi eğitim sistemimize bakarsak eğitim dilinin dünyaya öğrencilerin bakış açısında ne kadar önemli rol oynadığını rahatlıkla görebiliriz. İngilizce eğitim veren üniversitelerde okuyan gençlerin, mezuniyetten sonra yüksek lisans'ı Amerika ya da Britanya'da yapmak istemelerine şaşırmamak gerek. Eğitim dili ingilizce olduğu sürece de bu durumun değişmesi ve öğrencilerin dünyaya anglo-sakson penceresinden bakması kaçınılmaz gözüküyor.
Etiketler genel
Etiketler genel


