Çok enteresan, son günlerde TeVe de sıkça linç haberleri izler olduk, "falanca hırsızı yakalayan mahalleliler, hırsızı linç etmek istediler" , "kuyumcuyu soyan hırsızı linç ettler". Buna benzeyen birçok haber daha. En son ismailağa cemaatinin hocalarından birini öldüren zanlı linç edilmiş, öldürülmüştü.
Bu linç olayları sırasında kimse tam olarak ne yaptığnı bilmiyor aslında. Yaptıkları ilk önce, tam olarak cinayet. Onlarca insanın tekme ve yumrukları altında kalan insan, engelleyen olmazza, doğal sonuç olarak can verecek. Kimin öldürdüğü de net bir şekilde belli olmadığı için herkesin gönlü rahat olacak. Easında oarada tekme atan herkesin cinayette payı olur. Denilebilir ki; “kardeşim, haketmişti ama!” duralım burada. Öncelikle hak etme meselesi ayrı konu, buna kim karar verir? Nasıl bu karara hükmeder? Diyelim ki cezanın ne olduğu belirlendi, bunu kim infaz eder?
Cevap verebilmemiz için biraz geriye gitmemiz gerekiyor galiba. Eski Mısır’a kadar.
Eski Mısır’da insanlar tarıma geçtiklerinde topraklarını sulamak için Nil Nehri’nden faydalanıyorlardı. Aslında bu coğrafya da yağmura çok ender rastlanıldığından tarımın sürdürülebilirliği tamamen nehir’e bağlıydı. Fakat yukarı Mısır’daki insanların Aşağı Mısır’daki insanlara oranla suyu daha fazla tüketme eğilimlerinden dolayı, anlaşmazlıklar ve devamında savaşlar ortaya çıktı. İki taraf birbirleri ile su için savaştılar. Sonunda ise suyun adil paylaşılması için bir krala (firavun) ihtiyaçları olduğuna karar verdiler. Böylece devletin doğum süreci başlamış oldu.
Bu doğumun bir diğer etkenide insanların artık tarıma geçmiş olmaları idi. Köylü, kesinlikle barışa ihtiyaç duyar. Ekim yapabilmesi, hasatı için barış ortamı gerekir. İnsanların bir kısmı tarım ile yerleşik hayata geçiğp, refaha kavuşurken, bir kısmı ise bunun tersine köylüleri yağma ile soyma yoluna gittiler. Ekilen arazilerin talan edilmesi, sürülerin katli devletin gerekliliğini ortaya koydu. İnsanlar bir araya geldiler, kendilerini koruyacak, onlar için savaşabilecek bir mekanizmayı oluşturdular. Sonuçta tarım, insana, ihtiyacından fazlasını sunar. Bu fazlalıkta bir kral ve askerlerini besleyebilecek kadar çoktur. Aldığı vergiler ise haydutların yanında hiçbirşeydir.
Uzun lafın kısası, insanlar arasında adalet ve korunma ihtiyacı neticesinde Mısır ortaya çıkar. Yani devletin hem uzlaştırıcı hem de koruyucu rolü vardır vatandaşları için. Bugünün dünyasına baktığımızda da kıtlıklar, düzensizlikler ve eşkiyalıklar her daim devlet yapısının ortadan kalkması ile gözükmektedir.
Şimdi ise sorumuza cevap verebiliriz. Vatandaşlar arasında adaleti sağlayacak yegane kurum, kendisinin de çıkış noktası adalet olan Devlet’tir. Bireyler arasındaki anlaşmazlıkları çözmekle yükümlüdür ve kesinlikle kimin suçlu olduğuna da kendisi karar verir. İnfazıda yine kendisi gerçekleştirir.
Diyelim ki bunun aksi bir durum gerçekleşti ve zanlının cezasını vatandaş vermeye kaktı, artık devletin orada varlığından söz edilemez.
Bir an durup şöyle bir soru sorabilriz; peki bu insanlar neden zanlıları yargının eline bırakmak yerine kendi işini kendi görme yolunu tercih ediyor? Yoksa devletin adaletine güveni yok mu doğru cezanın verileceğine dair? Bu sorunun cevabının “hayır” olmasını dileyelim, aksi takdirde temeli adalet olan devletin varlığı şüpheye düşer, anarşi ve kaos ile birlikte adaletsiz bir dünyaya merhaba deriz.
Etiketler genel
Ey uzak diyarların türküsü,
Akşam üzeri dağlardan kopup gelen rüzgarla
Getir bize yalnızlığın ve yalınlığın kokusunu.
Ver elini, tut götür bizi sevdanın en yoğun kalbine,
Götür ki görelim sevda nasılmış,
Ne gibiymiş dağların ardında...
Sonra bir yağmur ile bize eski hikayeleri anlat.
Söyle, duyur ki bilelim biz de şu dünyada kimler sevmiş,
Kimler sevilmiş
Kimler kavuşmuş, kimler yanmış ta kül olmuş...
Ah uzak diyarların türküsü,
Rüzgarın tozu dumana katarak
Savurması herşeyi ne güzeldir akşamın alacakaranlığında,
Örter bütün kiri savurduklarıyla.
Göğü kendi rengine boyarken,
Hüzün bulutlarını hareketlendirir bir çırpıda.
Bırak uzak diyarların türküsü,
Bırak beni de savursun bu rüzgar
Akşamın alacakaranlığında;
Savrulayım, gideyim, kaybolayım tozun, torpağın içinde.
Üstüm başım batsın, yüzüm gözüm kum olsun
Bırak!
Bırak, hiç değilse, örtsün rüzgar kirleri,
Bütün hepsini...
Etiketler şiir
Uzun bir suredir su internetteki bloguma ne yazayım diye düşünüp durdum, sonunda bir yerinden başlamaya karar verdim.
Oktay Sinanoğlu'nu tanıyanlar hemen hatırlayacaklardır onun şu sözlerini: "Cezayir'de ve Tunus'taki öğrencilerin geleceğe dair hayallerinde Fransa'ya gidip orada yüksek lisans ve doktora yapmak vardır." Çünkü bu devletlerde eğitim dili Fransızcadır ve öğrenciler bu kültürün etkisi altındadır. Dünyaya o kültürün penceresinden bakarlar.
Ben, bunun yerinde bir saptama olduğunu düşünür ama tam olarak inanmazdım. Lakin aynı sözleri başka bir akademisyenden, Aki Virtanen'den duyunca gerçekten şaşırdım ve bu sözlere hak vermeye başladım.
Aki Virtanen eğitim alanında tanınmış araştırmacılardan biri. Düşünceleri yabana atılacak insanlardan değil. Buaradan yola çıkarak kendi eğitim sistemimize bakarsak eğitim dilinin dünyaya öğrencilerin bakış açısında ne kadar önemli rol oynadığını rahatlıkla görebiliriz. İngilizce eğitim veren üniversitelerde okuyan gençlerin, mezuniyetten sonra yüksek lisans'ı Amerika ya da Britanya'da yapmak istemelerine şaşırmamak gerek. Eğitim dili ingilizce olduğu sürece de bu durumun değişmesi ve öğrencilerin dünyaya anglo-sakson penceresinden bakması kaçınılmaz gözüküyor.
Etiketler genel