Bazı kaıplaşmış sözler vardır, bunların değiştirilip doğrusunun yerleşmesi oldukça zordur, Windows-Linux (Pardus) ilişkisinde de buna benzer bir durum ile karşılaşıyoruz.
Kitleler tarafından kabul gören fikre göre bir işletim sistemi olan Windows'u kullanmak son derece kolaydır, kolay kurulur, kullanıcı dostudur, başlangıç seviyesindeki kullanıcı için idealdir. Bu yaygın görüşün Linux tabanlı işletim sistemlerine yaklaşımı ise mevcut durumun tam tersinedir, Linux hiç kullanıcı dostu değildir, linux ile çalışmak oldukça zordur ve ancak bilgisayar bilgisi ileri düzeyde olan kullanıcılar linux'u anlayıp kullanabilirler.
Gerçeğin, bu kalıplaşmış sözlerin iddia ettiklerinin tam tersi olduğunu gösterebilmek ise zordur. Çünkü insanlar kendilerini bu sözlere inandırmışlardır, önyargıları kırmak ise kolay değildir.
Bu yanlış düşüncelerin değişmesi için insanların Linux ile bir süre birliktelik yaşaması gerekir, kullanıp tecrübe etmesi gerekir, ancak bundan sonra neyin ne olduğuna karar verebilir.
Herşeyden önce Windows'un kurulması oldukça zordur, evet, yaygın şekilde kabul gören
inanışın aksine Windows'u bilgisayarınıza kurmak, Linux tabanlı işletim sistemi Pardus'u kurmaktan daha zahmetlidir, karşınıza gereksiz onlarca basamak çıkarır, kendisinin yapması gereken ayarları kullanıcının yapmasını bekler. Windows'a kıyasla Pardus ise kurulum açısından son derece anlaşılırdır, sizden istediği ayarlar, başlangıç düzeyindeki bir kullanıcının hiç kafası karışmadan yapabileceği şeylerdir.
Windows'un kurulum süresinin kısa olduğu iddiası da bir başka batıl inançtır, bir saate yakın uğraşınızın ardından yüklediğiniz şey, aslında hiçbirşeydir, içi boş bir yazılımdır, henüz donanımlarınızı sisteme tanıtmadınız, her birinin CD'sini tek tek koyup Windows'a "işte kullandığım donanım bu!" demeniz gerekir, ve her seferinde bilgisayarı baştan başlatmanız gerekir. Peki bu aşamadan sonra elinizin altındaki bilgisayar hala "kullanılabilir" sıfatını almayı hak ediyor mu? Henüz değil, ancak (üstelik windows bu içi boş bilgisayardaki yazılımın bir de etkinleştirilmesini isteyecektir) geçen süre neredeyse iki saati buldu ve yine yapmanız gerekenler var. Çünkü, diyelim ki elinizin altında bir film var izlemek istiyorsunuz, fakat "ulu"
windows görüntü dosyasının ne olduğunu anlamaz, bir de utanıp sıkılmadan sorar; "ne ile açayım ben bu dosyayı?" ya da "gerekli codec bulunamadı!" elinizde bir DVD film, divx ya da mp3 olduğunda da codec hatasını verir, yani windows'un istenilen dosyayı açabilmesi için gereken çözücü bilgisayarda yoktur. (peki iki saattir ne yapıyordunuz? aslında hiçbirşey.) Başlangıç düzeyindeki kullanıcı için kabus gibidir bu durum, ne yapması gerektiğini bilemez, belki bir arkadaşına sorar, belki internette arar ne aradığını.
Pardus'un bilgisayara kurulum süresi ise hemen hemen windows ile aynıdır ve ardından elinizin altında "ready to go" bir bilgisayar vardır. Donanımlarınızın hwpsi tanınmıştır ve isterseniz hemen DVD'nizi takıp filminizi izleyebilirsiniz. Fazla bilgisi olmayan kullanıcılar için ne hoş bir durum.
Tabi ki bilgisayarda yalnızca film izlemeyeceksiniz, işletim sisteminizi yüklemenizin ardından yazmakta olduğunuz belgelere devam etmeyi isteyebilirsiniz, Pardus'taysanız hiç problem yok, hali hazırda bir ofis programı vardır, kelime işlemcisi, hesap tablosu ve sunu aracı ile çalışmalarınıza kaldığınız yerden devam edebilirsiniz, ancak Windows'ta iseniz para verip de aldığınız ve yüklediğiniz işketim sistemi sizden, kendisine ait olan ofis programını satın almanızı bekleyecek, aldıktan sonra kurmak için yine uğraşmanız gerekecek. Sonra hazırladığınız bu dosyaları CD'ye yazmak istediğiniz, "ready to go" Pardus ile bunu istemeniz yeter, içi boş windows da ise elinizi tekrar cebinize atmanız ve dükkana gidip Nero almanız gerekiyor. Yeni başlayanlar için oldukça çetrefilli bir durum. Üstelik bu seviyedeki kullanıcıyı birilerinin yönlendirmesi gerekiyor. Aynı şekilde windows kullanıcısı elindeki fotoğraflar üzerinde uğraşmak istediğinde yine başka bi programı bilgisayarına kurması gerekiyor, RSS okumak için, masaüstüne widget eklemek e-postalarına göz atmak ya da şarkıyı dinlerken şarkı sözlerini okumak için extra yazılımlara ihtiyaç duyar. Pardus'da ise bu yazılımlar elinizin altında hal-i hazırda bulunmakta.
Bahsi geçenlerin "başlangıç düzeyindeki kullanıcı" için olduğunu unutmamak gerekir, bilgisayar ile yeni tanışan biri için sürekli başka programlar kurmak zorunda kalmak katlanılması zor bir durum, üstelik kuracağı programların ne işe yaradığını bilmemesi de cabası. Halbuki hazır Pardus ile herşeyi daha çabuk keşfedebilir, bilgisayara daha kısa sürede alışır ve teknolojiyi tez zamanda yakalar.
Linux ile alakalı bir başka yanlış inanış da kullanıcının bilgisayar ile doğru dürüst çalışabilmesi için komut yazmak zorunda olması. Bugün için bu düşünce mazi oldu diyebiliriz, gelişmiş grafiksel masaüstü yöneticisi bileşeni sayesinde Pardus'da her işinizi fare ile tık tık yapabilirsiniz, hatta Windows'dan bile daha kolay diyebiliriz, mesela windows ortamında masaüstündeki simgelerin boyunu küçültmek isterseniz komut satırını kullanmanız gerekir, halbuki KDE kullanan Pardus'da bu iş sadece fare ile yapılabilir. Bunun da ötesinde, eğer kullanılan komutlara hakimseniz yine komut yazarak çalışabilirsiniz, Pardus sizi engellemez, çünkü komut yazmaya başladığınız zaman karşınızdaki bilgisayar ile direkt konuşmaya başlamışsınızdır.
Peki tüm bu gerçeklere rağmen insanların Linux'a yaklaşımı neden değişmiyor? Çünkü önyargıların kırılması zordur, zaman alır. Bununla beraber, bilgisayar ile yeni tanışanların windows ile haşır neşir olmaları ileride linux'a geçmeleini engelliyor. Windows XP kullanmaya başlayan biri her hangi bir sounla karşılaştığında çözmek için elinden geleni yapıyor, çünkü o sorunu çözmek bilgisayadan anlamak demek. ileride ise deneyimli bir kullanıcı olarak Linux'a geçmek isteyip bir kaç problem ile karşılaşınca çözmek için uğraşmak istemiyor, "bu Linux'da çok sorunlu be kardeşim!" cümlesini kurup işin içinden sıyrılıyor.
İnsanların linux tabanlı işletim sistemlerine terfi etmelerini engelleyen bir başka hadise ise büyük yazılım şirketlerinin tutumu. Photoshop yazılımı normal şartlarda Linux tabanlı bir işletim sistemine kurulamıyor, ya da Macromedia yazılımları. (ya da HP'nin, kendi yazıcıları için linux sürücülerini dağıtmaması) Bu programları kullanan pek çok insan da doğal olarak Windows ortamında çalışmak zorundalar. Ve bir gün bu firmalar, yazılımlarının linuxa yüklenebilir paketlerini satışa sunduklarında pek çok insan artık Pardus'a geçmeyi düşünmeye başlayacaktır.
Kalıplaşmış sözlerin, önyargıların ve batıl inançların değişmesi zordur ama imkansız değildir, sadece zaman alır:). Linux'a karşı olan ön yargıların değişmesi de yine zamanla gerçekleşecektir, çünkü 80li yılların başında UNIX tabanlı bilgisayarlar çoğunluktaydı, fakat 80lerin sonuna doğru UNIX'in onem vermediği ev kullanıcısına yönelen Microsoft, MS DOS ve Windows 3.1 ile kullanıcı sayısını hızla arttırdı ve bugünlere gelindi. Ancak durum değişmeye başlıyor. Linux tabanlı işletim sistemlerinin direkt olarak deneyimsiz kullanıcıyı hedeflemeleri, KDE ve GNOME masaüstü yönetim sistemlerinin gelişmeleri, paket olarak satılan bazı bilgisayarların hazır olarak Linux yüklü gelmeleri, ve sonunda büyük şirketlerin tutumlarının değişmesi ile pek çok kullanıcı Linux/Pardus ile tanışacaktır. Hatta hemen buradan başlanılabilir...
Etiketler BT ve İnternet
(Suat Taşpınar, 08/04/07, Radikal)
Herşey mart ortasında başladı. Moskova'da yayınlanan haftalık bir gazete bir manşet attı. Ağırlığı, saygınlığı olan bir gazete değildi. Haber bir yerlerde daha kısaca yayımlandı ve unutuldu. Derken, İsrail merkezli bir haber-analiz sitesi aynı haberi süsleyip yeniden piyasaya sürdü. Artık 'show business'ın parçası olan ve sansasyonla yatıp kalkan dünya medyası, bu kez üstüne atladı. Haber fos çıktı, ama birileri hedefi tam 12'den vurdu!
İlkin Rus gazetesi 'Argumenti Nedeli'nin yayımladığı haber özetle şöyleydi: "ABD, İran'daki 20 hedefi, 6 Nisan Cuma sabahı 06.00'dan itibaren 12 saat boyunca bombalayacak. Kaynağımız bir Rus askeri istihbarat yetkilisi". Heyecanı artırmak için adet olduğu üzere operasyona şimdiden ad da bulunmuş ve 'Isırık Operasyonu' denmişti.
Beklenen etki yaratılamamış olacak ki, bir hafta sonra İsrail istihbaratınca desteklendiği söylenen, istihbarat-strateji-küresel güvenlik gibi mühim konularla uğraşan DEBKA File adlı web sitesinde aynı haber, yepyeni bir iddia gibi paketlenip tekrar yayımlandı. Yine Amerikan saldırısının başlayacağı gün olarak 6 Nisan tarihi veriliyor, kaynak olarak GRU, yani Rus askeri istihbaratı gösteriliyordu. Haber dünyaya mal olduktan sonra, kaynağına geri döndü. Rus ajansları, televizyonları '6 Nisan' senaryoları yazmaya devam ettiler. Artık ismi açıklanan bazı üst düzey yetkililer, "Gününü, saatini bilmeyiz, ama bir operasyon olacağı kesin" diyordu.
Uzatmaya gerek yok. 6 Nisan geldi geçti. Kimse kimseyi vurmadı. Belki yarın öbür gün vurur. Ama daha önemli bir şey oldu. Petrolün varil fiyatı, bu haberin etrafında kopartılan gürültü ve spekülasyon yüzünden 70 dolara fırladı. Bu, son yedi ayda çıkılan en yüksek noktaydı. Hafta içi Moskova'da yapılan, saygın ekonomistlerin katıldığı bir konferansta birisi, "Petrol fiyatlarının yılbaşında öngörüldüğü gibi hızlı şekilde düşmesi ekonomiyi zora sokar. En iyisi ABD'nin İran'ı vurması ve petrolün rekor fiyata çıkması" dedi. Petrol fiyatındaki her 1 dolarlık artışın, Rusya bütçesine katkısının yıllık 1 milyar dolar olduğu konuşuluyordu.
Hani bu ara komplo teorisi yazmak pek moda ya. "Acaba" diyor şeytan, "Bu haberi medyaya ısmarlayanlar, tansiyonu yükseltmenin petrol fiyatlarını yükseltmek olduğunu bilerek, planlı bir eylem mi yaptı?" Bir yanda Rusya'nın, öbür yanda petrole büyük paralar bağlayan 'hedge fund'ların ekmeğine yağ süren bir operasyon mu düzenlendi? Ve şeytan bir kez ininden çıktıktan sonra, tehlikeli sorular sormaya devam ediyor:
"ABD'nin Irak'tan sonra İran batağına saplanması kime ne fayda sağlar? Bu savaş zaten sarsılan Amerikan İmparatorluğu'nun kendi sonunu hızlandırmasını sağlamayacak mı? Bu savaş dünyada ABD düşmanlığını körükleyip İslam dünyasıyla daha sıcak ilişkileri olan 'yeni süper güçler'in önünü açmayacak mı? Bu savaş Basra Körfezi'nden dünyaya petrol çıkışını kesip varil fiyatını belki 100 dolara fırlatmayacak mı?"
ABD, Soğuk Savaş'ı bir tek mermi atmadan kazandı ve SSCB -propaganda temelli dış etkiler önemli olsa da- son tahlilde kendi yanlışlarıyla kendini yıktı. Bugün SSCB'nin vârislerinin tek mermi atmadan rövanşı alma şansı mı var acep? Kalem sahiden de kılıçtan güçlü mü yoksa? Propaganda savaşının uzun menzilli füzelerinin 'iyi kurgulanmış haberler' olduğunu birileri bize ispatlamaya mı çalışıyor?
Etiketler Not Defteri
Bu blog açıldığından beri (Ağustos 06) kendimle ilgili bir yazı neredeyse hiç yazmadım. Bunun nedenini bilmiyorum, belki kendimden bahsetmekten pek hoşlanmıyorumdur, belki de bir sebebi yoktur, çok kurcalamayalım. Ama bu yazı mevcut gerçeğe ters düşecek şekilde direk benden bahsediyor.
Karlı bir kış günü sabahın saat beşinde dünyaya gözlerimi açmışım. (yalan, bebekler doğduklarında gözlerini açarlar mı hiç?) Neyse bu kadar geriye gitmeyeceğim, sadece nereden başlayacağımı bilmiyorum, klasik bir giriş olsun dedim.
Genel
Son zamanlarda, ilgimi çeken bir konu üzerine yazdığım yazıyı tamamlamak için uğraşıyorum. “Geri Sayım”. Sanılanın aksine, (en azından benim zannımın aksine) İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ile beraber Japonya, Almanya ve Sovyetler de nükleer bomba yapımı ile uğraşmaktaydı. Japonya ve Almanya savaş bitmeden hemen önce hedeflerine oldukça yaklaşmışlardı ama başaramadılar. Almanya teslim oluncaya kadar çalışmalarını sürdürdü, Japonya teslim olduktan sonra bile bomba denemesi yaptı, Sovyetler, ajanları ile neredeyse hiçbirşey yapmadan hazır bilgilere kondu. Geri Sayım'da bunları anlatmayı hedefledim ancak blog-dışı uğraşlar ve ele alınan konunun gittikçe derinleşmesi nedeni ile bir türlü bitiremedim. Fakat pes etmek yok, en geç iki hafta içinde yazıyı tamamlamayı umuyorum, planlıyorum.
Bunun dışında Analitik Mekanik, nam-ı diğer “PHYS 302” dersi de zamanımı tüketenler arasında. Metin Arık'ın verdiği bu ders, son dönemlerde aldığım diğer fizik dersleri gibi anlaşılmaz, anlaşılsa da yapılmaz kıvamında. Fakat şu da bir gerçek ki, sınavı beklediğimden iyi geçti, en azında 2 soru yapabildim. (toplam 5 soru vardı) Diğer sınavı Mayıs başında, henüz vakit var, ancak arayı çerez diye tabir edebileceğimiz, zor olmayan fakat uğraştıran dersler doldurmakta. yine de sorun değil, adı üstünde, çerez. Fakat Nisan sonunda Astrofizik sınavı var, onun hakkında bir fikrim yok, bu ders için çok sevdiğim bir stratejiyi uygulayacağım, “bekle ve gör”, bekleyip göreceğiz.
Bunlarla beraber şu anda bir de programlama dillerinden C'yi öğrenmekteyim, geçtiğimiz günlerde sınavı da oldu ancak acı gerçek şu ki, pek parlak değildi. Tabi ki bu kötü durum için mazeretim var, derleyicilerin uyumsuzluğu, sınav esnasında kodları Microsoft Visula C++ da yazdım, programımı başarıyla çalıştırdım ancak sınav için online derleyiciye koyduğumda hata verdi. Dolayısıyla benim programım çalışmamış sayıldı. Ama aynı derleyicinin bir önceki sürümü ile bir sonraki sürümü arasında bile uyumsuzluklar baş gösterirken Visual'da yaptığımın online derleyicide çalışmamasında benim ne suçum olabilir ki? Dökülmüş saçlarının hakkını veren hoca Tuna Tuğcu'nun buna cevabı; “kodlarınızı standart C'de yazın!” İnsanın ilk tepkisi “zaten standartını yazıyouz, başka nesini yazalım?” oluyor lakin öyle değil. Standart C için önerilen kitap Dennis Ritchie nin (Kernigan ile beraber yazdığı) C kitabı. Ritchie, C'yi yazan adam, mühim bir şahsiyet, kitabını alıp incelemek gerek.
C dışında bir de PHP var, üzerinde düşünülmeyi bekleyen. PHP 4 den PHP 5 e geçildi, PHP yeni özellikler kazandı, bunların keşfedilmesi için kaynak “ PHP5, Apache, MYSQL Web Development” adlı 5 kişinin ortaklaşa yazdığı kalın (800 sf) bir kitap. Bu kitabı incelemeye ve hatim etmeye başlıyorum ve internetten indirdiğim onca döküman ve 1 yıldan fazla süredir kullandığım Mehmet Şamlı'nın kitabına kıyasla oldukça derin bir kitap. Umarım btirebilirim. Çünkü başlayıp da bitiremediğim hali hazırda bir şey var, gencsimurg.110mb.com. Aslında bitti sayılır, sadece arşiv bölümü yok Birkaç saatlik bir çalışmayla o da biter ancak bir türlü zaman ayırıp da başına oturamıyorum. Bir de aklımda yeni bir site projesi var (aslında 4 tane...) eski adı ile “Jobo” (bilenler bilir ama galiba birkaç kişi...) gençsimurg bitmediğinden ona da bşlayamıyorum. Pisikolojik bir durum. (Pisikolojik deyince de Oktay Sinanoğlu'nu hatırlıyorum. “Yurt dışında pisikolojik derseniz kediler üzerinize atlar” der kendisi ve kelimenin türkçesinin Ruhbilim olduğunu söyler. Doğrudur, haklıdır, kelimenin orjinali zaten “saykolojik” diye okunur, bizimkiler ise pisi pisi diye okumuşlar. )
Yol
Benim gibi günde 3 saaten fazla 5 saatten az bir vakdini yollarda geçiren biri için zaman çok kıymetli olur, boşa harcanan vakdinizin olmamasını istersiniz ama kabul edilmesi gereken gerçek şudur; “zamanın yetmemesi diye bir şey yoktur, zamanın iyi idare edilememesi diye bir şey vardır!” tamamen katılıyorum (zaten benim sözüm :) )
Dizi
Geri kalan zamanımın bir kısmını ise şu anda “Stargate Atlantis” dizisi alıyor. Şu anda Amerika'da 3. sezonu bitmek üzere olan dizinin ben 2. sezonun yarıladım sayılır ve insan bu filmi izleyince şunu sormadan edemiyor, “adamlar” bu filmi dzi niyetine mi çekiyorlar? ben cevabını vereyim, evet dizi olarak çekiyorlar ve ülkemizdeki dziler ile tabi ki kıyaslanamaz, hem hikaye hem bütçe hem de efektler açısından. Bir ara “Lost “ beni böylesine etkilemişti ama Atlantis'in Lost'dan daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu arada göz ardı edilemeyecek bir olgu hayatımıza giriyor, ülkede yayınlanmayan diziler de kendisine izleyici kitlesi ediniyor ve bu anlamda divx, kendine ait bir populasyonu oluşturuyor. Şöyle ki; birileri televizyonda izledikleri diziyi sabit disklerine kaydediyor, birileri bunu sıkıştııp divx haline getiriyor, birileri bu divx'i internete aktarıyor, başka birileri ingilizce altyazı hazırlıyor, birileri bu altyazıyı türkçeye çeviriyor, birileri de filmi internetten indiriyor, CD'ye yazıyor, kimileri bu CD'leri satıyor, bazıları da aldıkları bu CD'leri arkadaşları ile paylaşıyor ve Stargate Atlantis bana ulaşıyor. Arkasında muazzam bir topluluk var, işte bu paylaşma kültürü. Bu çağın insanları izliyorlar, ripliyorlar, paylaşıyorlar. Ben de şu anda Stargate'i izliyorum, henüz Lost'un 3. sezonuna başlamadım, onu sıraya aldım, bir de elimde “Heroes” var ama ona ne zaman sıra gelir, bilmiyorum.
Küreselleşen dünyada yerel olanların önemini yitirdiği buradan bile belli oluyor, yerli diziler belli ölçülerde geri plana itiliyor, kültür tekelleşiyor. Ancak benim yine de izlediğim yerli diziler var “Sağır Oda” zaten kalitesini hemen belli eden bir filmdi, İkinci Dünya Savaşı” sırasında kaybolan Nazi altınlarının yanı sıra güncel konulara da değinen, perde arkasındaki olayları açıklamaya çalışan kaliteli bir yapım ve bu satırları okuyan herkese tavsiye edebileceğim bir dizi. En son bölümünde kahramanlarımız Kuzey Irak'a gitmişti, bir sonraki bölümünü bekliyoruz, bakalım ne olacak. Bir de yaprak dökümü var ama onu da son 3 haftadır izleyemedim, zaten olaylar çok yavaş geliştiği için pek mühim değil, bir daha ne zaman baksam çok şey kaçırmamış olacağım.
Film
Benim gibi başlayan bir şeyin hemen bitmesini istemeyen biri için dizi filmler ilgi çekici oluyor ancak sinema filmleri de göz ardı edilmemeli. En son bilmemkaç ıspartalıyı izledim, yapaylığı göze batmayan bu film dijital teknolojinin sağladığı imkanlar sayesinde en olmadık sahneleri gösterebiliyor ancak İran elçisinin yaptığı açıklama gibi, Türkler bu filmi protesto etmeli. Tüm dünyanın ilgiyle izlediği bir filmde komşusu olan halkın kötü gösterilmesini sineye çekmemeli. Bu arada filmin Yunanistan'da kapalı gişe oynadığını belirtmekte yarar var. Benim aklıma ise bu esnada Kazım Mirşan geliyor, tanınmış bir tarih araştırmacısı. Yunanlıların kendi temellerini dayandırdığı Etrüks uygarlığının Sümerlerin mirası olduğunu ve sümerlerin de Türk olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bizim gibi okuduğu tüm tarih kitapları “batı” tarafından yazılmışar için ilk bakışta uygunsuz gözüklemekte ancak ömrünü araştırmalarına adamış bir insanın sözlerinin üzerine bu kadar kolay ahkam kesmek doğru değil.
Şu anda İstanbul'da film festivali var ve gösterimdeki filmlerden bir kaçına gitmek kısa dönemdeki hedeflerim arasında. bu cuma ve önümüzdeki cuma bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum, iki hafta sürecek olan, onlarca filmin gösterileceği ve sabah seanslarının 2,5 ytl olduğu filmleri izlememek için çok büyük mazeretinizin olması gerekiyor.
Diğer
“Özel hayat”ım ise inişli çıkışlı. (aslında hep inişli, çıkışını pek göremedim, deyim böyle diye kullandım :) ) yazılacak çok şey var ama Osman Pamukoğlu'nun da dediği gibi şiirler bu konuda fazla söze yer bırakmıyor.
Bunlarla beraber benim için vazgeçilmez olan (vazgeçilebilir be, abarttım biraz) koşmaya da ayrı bir yer ayırmamız gerekiyor. Vakit buldukça ve belli bir düzeni kurmaya/korumaya çalışarak kendimi piste atıyorum. Turuncu zemin üzerinde beyaz çizgilerin akıp gitmesi, işte bu beni rahatlatıyor. (Şimdilik) 2 km. den sonra ayaklarının seni taşıyamayacak gibi olması, kalbin son derece hızlı şekilde çarpması, nefes nefes'e kalmak ve tüm reddedilmişlikleri bir kenara bırakıp sadece nefes almayı düşünerek kafanızı boşaltmanız ile koşu, benim için ayrı bir yere sahip.
Herkes gibi müzik de hayatımda önemli bir yere sahip. Hatta bazen hayatımı bir fon müziği eşliğinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Son dönemde sıkça dinlediğim şarkı Cem Karaca'dan “Deniz Üstü Köpürür Ne de güzel söylüyor, “Benim bu cihana gelişim, bir güzelden ötürü / Benim de bu cihandan gidişim, memleket sevdasından...” Volkan Konak'dan “dertliyim kederliyim” şarkısı da her zaman derinden etkiler beni. Galdyatör film müziklerinden “Sorrow” ve “Elysium” da favorilerim arasındadır. Natacha Atlas'dan “Light of Life” tavsiye edeceklerimdendir. Sağır oda müzklerinden “Kafkas Türküsü” de güzeldir. Mahsun Kırmızıgül'den “Nemrud'un Kızı” da bu listeye eklenmelidir. Bon jovi ve Yavuz Bingöl favori sanatçılarımdandır. Ama son Birkaç gündür ferhat Göçer'in son albümü “yolun açık olsun” u dinliyorum, özellikle Cennet, yolun açık olsun ve Kadıköy şarkılarından çok etkilendim. Ayrıca Mercan Dede'den “Souflle”da belirtmeliyim. (şu anda aklıma gelmeyen şarkılardan özür diliyorum. )
Kitaplara gelirsek, şu anda hali hazırda okuduğum ve yarım kalmış olan “İsrail'in Kuruluşu ve Bölgesel Etkileri” kitabını bitirmek hedefim. %70 i bitmiş bir kitap, 2 aydan fazla bir süredir elimde sakız oldu, bir türlü oturup okuyacak vakit blamıyorum. Bununla beraber Cumhuriyet'in eki Strateji de hafta boyunca elimden düşmüyor (ya da sakız oluyor) Jeopolitik de kaliteli yayınlar arasında (son sayısını ise almadım laf aramızda) Byte'ı da takip etmenizi öneriririm. İnternet sitesi olan gazetelerin bazılarını da takip etmeye çalışıyorum. Ancak Murat Yetkin'i özellikle izleme gayretim var. (bir de tabi ki Serdar Kuzuloğlu)
Sonuç
Ve sonuç. Bitişi iyi bir haber ile yapayım, Annemin hastalığında ilerleme yok, birdahaki kontroller Mayıs sonunda.
İlk defa bir yazıyı nasıl bitireyim sıkıntısına girmeden bitiriyorum. Aha bitti........
Etiketler BT ve İnternet, genel, sinema