Reklam, reklam, reklam. İçimiz dışımız reklam. O kadar ki, artık reklamları gördüğümüzün, onları izlediğimizin farkında bile olmuyoruz.
İlkin, İETT otobüs duraklarında ki panolarla hayatımıza girdiler, pek çok kişi kapitalist sistemin tüketimi arttırmak için kullandığı bu sistemi yadırgamadı. Hatta şehre daha modern bir hava kattığını da düşünenler oldu. Ardından boş bulunan duvarlara asılan kocaman panolara büyük markaların afişleri asıldı, yine kimse rahatsız olmadı. Ama buda yetmedi, otobüslerimiz içine kadar girdiler ve ayakta dururken tutunduğunuz askıya bile “Avea” nın reklamı koyuldu. Otobüslerin dış kısımları ise çoktan istila edilmişti. Bakalım bu aşamadan sonra “daha nerelere reklam koyabiliriz?” sorusuna ne yaratıcı cevaplar bulacaklar.
Alemlerin gerçeğinde durum bu iken sanalında da durum pek farklı değil. İnternet sitelerinde altta, üstte, sağda solda, arkada ve hatta üzerinde reklam görmeyi de kanıksadık. Önceleri içerik ile reklamı pek fazla karıştırmazlardı, reklamlar sağ yada sol köşede öylece dururlardı, site başlığının yanına ise reklam almak sıradandı. Fakat buda yetmedi, Ntvmsnbc’nin yaptığı gibi içeriğin tamda ortasına reklam alındı, Ekşi sözlük sitenin bütün arka fonunu reklam ile kapladı, pek çok sitede giriş yaptığınızda sizi reklam içerikli flash animasyonları karşıladı, Habertürk, bulduğu bütün boşlukları bir şeyle doldurdu (öyle ki artık siteye girdiğim de neyin haber neyin reklam olduğunu anlayamadığımdan girmiyorum.) Ama bu konuda, en sade görünüşe sahip olduğu için sık takip ettiğim Mynet Haber’in, eskimiş bir teknolojiyi, fare imlecini takip eden resim uygulamasını tekrar kullanmaya başlaması kabullenilebilir bir şey değil. Zorla “İştesel” yazısını görüyoruz yazıları okurken, ki bu benim gibi birşeyler okurken fare ile bir yandan da satırı takip edenler için katlanılmaz bir durum.
Yabancı sitelerde ise durum daha da abartılmış vaziyette. Açılan bir sayfada youtube benzeri bir video sizi bekliyor, bir İntel reklamıydı hatırladığım kadarı ile televizyonda reklam izler gibi (yalnız bu kez zorla) reklamları izliyorsunuz.
Para kazanmak kutsal bir iştir. Dolayısı ile site sahiplerinin sitelerine reklam alarak para kazanmak istemesinde bir sakınca yoktur, Fakat şunu asla unutmamak gerekir, para bir amaç değil, araçtır, reklamlar da öyle, sadece bir araçtır. Reklamların bir amaç olmaya başladığı sanal alemde, açgözlülüğün insanı esir etmesinin ardından reklam bannerlarını nereye koyacağını şaşıran insanlardan tanrı bizi korusun diyerek bu yazıyı bitiriyorum.
Etiketler BT ve İnternet, Gündem
24 Kasım, öğretmenler günü. Dolayısı ile çevrenizde “Geleceğimiz olan gençlerimizi yetiştiren öğretmenlerimizin gününü kutluyoruz!” veya “yeni bir nesli yetiştiren cefakar öğretmenlerimizin 24 Kasım öğretmenler günü kutlu olsun!” benzeri afişler görebilirsiniz. (Bunlar genelde yöneticilerin halkı etkilemek ve biz buradayız mesajı vermek amacı gütmektedir ama bunun bu yazıyla bir alakası yok.) Lütfen bırakalım bu ağızları. Yok, öğretmenler şöyle değerlidir, böyle büyük ve ulvi bir görevi yerine getirirler, bu sözler tamamı ile insanlarımızın iki yüzlülüğünü yansıtır.
“Ne iki yüzlülüğü kardeşim, nereden çıktı şimdi bu?” diyebilirsiniz, fakat gerçekten durum bu.
Bir üniversitenin eğitim fakültesinde okuyan öğrenciye bir yakını sorar:
-Hangi üniversiteye gidiyorsun?
-Falanca üniversite.
-Vaay, güzel üniversite. Bölüm?
- ... öğretmenliği!
-Hadi be, seçe seçe öğretmenlik mi seçtin, yazık olmuş sana, öğretmen olupta ne yapacaksın hepsi sürünüyor!
-Ama öğretmenler bir ülkenin geleceği olan nesilleri yetiştiren, onlara aydınlık yolları gösteren, vatanın parlak yarınlarını hazırlayan ...
-Bırak şimdi bunları, şu mesleği seçseydin bu mesleği seçseydin (bilmem ne, bilmem ne ...)
- ...
- Yazık olmuş, yazık.
-(Genç, burada içinden konuşur, ne der acaba?)
Üstelik bu diyalog o genç ile bir kişi arasında değil, tanıdığı diğer herkes arasında geçer.
Kıssadan hisse, her ne kadar insanlarımız söze gelince öğretmenlik yüce bir meslektir dese de, “öğretmenlik “halk arasında muteber bir nesne muamelesi” gördüğü varsayılsa da, gerçekte çoğu kimse böyle düşünmez, pek çok meslekten daha değersiz olduğunu aklının bir köşesine yazar. Dolayısı ile etrafımızda gördüğümüz afişler anlamını yitirir, derinlerde (pek de derin değil ama) var olan iki yüzlülüğü su yüzüne çıkarır.
(Not: Öğretmenler, o afişlerde yazılan övgülerden çok daha fazlasını hak eder, ama neden insanların gözünde bu duruma düştüğü, başka bir yazının konusu olsun...)
Bu hikaye
Diğerlerinin hikayesi.
Onlara adanmış bir ağıt,
Bir küçük destan yumağı.
Evet,
Yaşanıyor nice destanlar etrafında
Sessiz ve derinden.
Farkında değil kimse,
Belki de umrunda değil.
Ama sessiz bir çığlık
Karanlıktan gelen,
Bildirir herşeyi tüm çıplaklığı ile.
Bir baba var,
Diz çökmüş kaldırımda,
insanların önünde,
Tüm gururunu geride bırakarak.
Geçiyor insanlar önünden
O ise yalnız
Herkesin önünde.
Yerlerde...
Elinde ise bir küçük afiş,
Yazıyor üzerinde;
"Oğlunun ameliyat olması için iki milyar ..."
Ah ulan be,
Şu dünyaya bak diyor insan,
İki milyar,
Onlarca insanın önünde diz çöktürüp
El açtırıyor iki milyar.
Oturmuş öylece soğuk kaldırıma,
açmış sağ elini.
Kurban olsun o sağ eline iki milyar.
Ama yok işte...
Yok kahrolası para...
Açtırıyor elini insanın böyle.
Gelip geçenler veriyor bozuk para gönlünce.
O ise ağlamaya başlıyor
O kadar kişinin önünde.
Gözyaşları ateş, gözyaşları ok!
Yaksın dünyayı, yıksın dünyayı.
Ama bildiğimiz dünya işte.
Dilendiriyor nice mertleri böyle...
Olmayınca bir ameliyat parası
yerin belediye kaldırımları.
Hor görenler de yok değil;
"kalk be kardeşim oradan, gelip geçenler var!"
Ya, evet, kardeşim...
kardeşin o senin.
Yerlerde, soğuk kaldırımlarda kıvranan
Tutup elinden kaldırmak görevin.
Ve gelip geçenler var tabii,
gelip geçen.
Öylece gelip, öylece geçen...
Hem o kaldırımdan, hem bu dünyadan.
Öylece.
Kör ve sağır.
Fakat, ne yazık ki,
Hayat kimileri için öylece gelip geçmiyor,
Oğlu için el açtırıyor,
iki milyar için...
Ve ben ayrılırken o kaldırımdan,
Bitmiyor bu hikaye, bu destan.
Ben ayrılırken o kaldırımdan,
Dünyanın namertliğine direniyor bir insan.
Ve ben ayrılırken o kaldırımdan,
Biliyorum, yazılamayacak bu destan...
Etiketler şiir
Türk telekom'dan memnun olanınız var mı bilmiyorum ama, kime sorsam, tabiri caizse bir dokunup bin ah işitiyorum. İstisnasız herkesin Ttnet e dair şikayetleri var. Bağlantı hızlarının düşük, fiyatlarının yüksek olmasının yanı sıra, bunların dışında sağlanan hizmetlerden de kimse memnun değil.
Hal böyleyken, piyasaya hızlı bir giriş yapan SmileADSL, modemi ücretsiz vermesi (üstelik kablosuz modem), ücretsiz kurulumu ve reklamlarında da vurguladığı üzere abonelik işlemlerinin hızlı yapılmasını vaadetmesiyle adını duyurdu. Fakat, vaadedilen ile gerçekleşen yine birbirini tutmadı ve bağlantısının 10 günde bile yapılamadığını söyleyenler var.
Biz Türkiye'de bunları konuşurken Kore IPTV internetten teve yayınına başladı. Bunun için sunduğu bant genişliği ise 100 Mbps. İnsanın ülkemizdeki durumu düşünesi bile gelmiyor. (en fazla 2 Mbps, ücret ise 229 ytl aylık.)
Tüm bunları görüpte “birşeyler yapmalıyım” diye düşünüyorsanız buyrun, buradan başlayın. “Pcnet, dünyanın en pahalı internet erişimine karşı” sloganı ile (uzun bir süredir) TTNetin ADSL fiyatlandırma politikasını protesto ediyor. Ama durumdan memnunsanız, Tabi ona diyebileceğim bir şey yok.
Etiketler BT ve İnternet, Gündem
Filmin isminin neden İngilizce'de olduğu şekliyle “Babylon” değilde, ya da Türkçe adı ile Babil değil de Babel olduğu, vermek istediği mesajı tam olarak bize ulaştırıyor aslında.
Yeni Babil İmparatorluğu'nun (M.Ö. 612) yerleştiği yerin “Eski Ahit” teki ismi “Babel” şeklindedir. Tercümesi ise anlam olarak “kargaşa” demektir. "Ve Yahova "Bunların hepsi tek kavim" dedi. Konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların; birbirlerini anlayamaz olsunlar." Ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. Oraya Bâbil dendi. Bâbil, yani karışıklık." (Tevrat; Bu Ülke, 75.) 
Filme baktığımızda tam olarak bir kargaşanın içinde olduğumuzu hissedebiliyoruz. Amerikalı turistlerin Fas'ta Başlarına gelenler, Amerika-Meksika arasında bir hikaye, Tokyo'da genç bir kızın yanlızlığı, bunların hepsi tek başına bütün bir hikaye olabilir aslında. Ama hepsini bir araya getiren ise “kargaşa” nın varlığı. Ya da anlaşamamazlığın.
Yerelden genele gittiğimizde de birbirimizi anlayamamanın ortaya çıkardığı kargaşanın ne boyutlarda olduğunu görebiliriz. Anne oğlunu, oğul babayı, baba kızını anlamaz, aynı otobüsün içerisinde seyehat edenler birbirini anlamaz, işçi patronu, patron ortaklarını anlamaz, farklı yerlerden gelen farklı insanlar yine birbirleri ile anlaşamazlar. Zaman-mekan ilişkisinin değiştiği günümüzde de farklı kültürlerden insanların birbiri ile karşılaşması ve diyaloğa girmesi haliyle daha kolaydır. Filmde de aynı şekilde Fas'taki Amerikalı turistler çok farklı bir kültürün içine düşerler, fakat bu farklılıklar içinden çıkılması zor bir kargaşanın başlangıcının temel noktası olur. Karısı ölümle mücadele eden bir adamı anlamayan, kendilerini onun yerine koyamayan insanların onu rada yalnız bırakıp otobüsü alıp gitmeleri ise kargaşanın, yalnızca kültür farkından kaynaklanmadığını gösterir. Bir bakıcının düşündüğü tek şeyin çölde bıraktığı çocuklara geri dönebilmek olması ellerinin kelepçelenmesini engellemez çünkü polis onu anlayamaz. Sağır ve dilsiz bir genç kızın da diğer insanlar ile anlaşamaması, kendisini anlatamaması yine “çarpıcı” bir şekilde son bulur. 
Tüm bu ayrı hikayeleri birleştiren ise Tokyo'dan Fas'a gelen bir adamın avlanmakta kullandığı silahı rehberine vermesi, ve bu silahtan çıkan kurşunların, çocuklarına Meksikalı bir kadının bakıcılık yaptığı ve Fas'a turistik gezi için gelmiş olan bir çifti hedef alması. Küreselleşerek küçülen dünyada farklılıklar birbirleri ile çok kolay karşılaşmaktalar fakat, filmde de görüldüğü üzere, kültürlerin birbirleri ile diyalog haline girmesi belkide sanıldığının aksine bir uzlaşı ortamı doğurmayacak ve anlaşamamazlığın getirdiği kaos ile çatışma çatışma ortalmı dünyayı saracak. 21. y.y.'lın başından itibaren bunu yaşayan bizler, gerçekten bu olgunun nasıl sonlandığını belki bilemesek de, nasıl geliştiğini görme şansına (şanssızlığına?) erişebiliriz.
Etiketler sinema
Leyla sevmek hostur amma
Mecnun olmak başkadır başka
Şarap içme hoştur amma
Ayık olmak başkadır başka
Yare varmak hoştur amma
Yaren olmak başkadır başka
Ateş olmak hoştur amma
Yanık olmak başkadır başka
Talip olmak hoştur amma
Dengin bulmak başkadır başka
Aşık olmak hoştur amma
Sadık olmak başkadır başka
(Ömer Lütfi Mete)
Etiketler şiir
Yağmur var İstanbul'da. Her yer ıslak. Ama ben rahatım. Bilmem kaç paraya aldığım botlarım var ayaklarımda. İnsanlar koşuşturuyor, herkes bir yana, tüm bu manzara içinde gördüğüm bir şeye inanamayıp bir kez daha baktım. Sonra bir kez daha, dikkat ile baktım. Sonra birkez daha bakmaya gönlüm elvermedi. Peki neydi bu manzara.?
Bir kadın, yağan yağmurun altında, yer ve gök ıslak iken, ayağında terlik ile bir yerlerden gelmekteydi. Geldiğini nereden biliyorum? İşçi çıkış saatiydi ve o da işten gelmekteydi, işçi olduğu ise gayet açıktı. Bütün insanlar bir yere koştururken, herkesin ayrı bir derdi olduğu kesin, belki de bu kadının kışlık, kalın bir bota gelene kadar kimbilir, daha ne sorunları vardı. Fakat, bu bile başlı başına, yeterince büyük bir problemdi.
Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz, başka hayatlar üzerine oldukça az düşünüyoruz, orası kesin ama, 5 Kasım'da bu insanları düşünen, onlar için çalışmış olan birini, Bülen Ecevit'i kaybettik.
Gerçekten de Ecevit, köylüyü en çok düşünen, işçiler için birşeyler yapmaya çalışan biri idi, gelmiş geçmiş başbakanlar arasında onun bu özelliğine sahip biri yoktu belki de. Dağlara adı yazılan bir insandı, "Kurtar Bizi Karaoğlan", "Umudumuz Karaoğlan". Karaoğlan idi o, halktan biri idi, siyasete hiç girmeyecekti, şiir yazmak idi derdi, koşullar onu siyasetin içine çekti. dürüst idi yalan ile siyaset yapmadı. İşçileri düşünürdü, grev hakkını getirdi, toplu sözleşmeli sendikal haklarda dahil olmak üzere pek çok sosyal güvence yasasının altına imzasını attı. "Ecevit nerede, biz oradayız" diyen işçilere, "İşçiler nerede, ben oradayım" diye seslendi. Köylü kadınlar şiirinde "topraktan doğup da toprağı yoğurandır onlar/ veresiye canlarını doğurandır onlar" diye ağıt yaktı. Anadolu daki haşhaş ekiminin kaldırılmasını isteyen, aksi takdirde "Blue Mosque" u bombalarız diyen Amerika'ya direndi, boyun eğmedi. Suikastlerden kurtuldu. "Bu düzen değişmeli" diyerek yola çıkmıştı, düzenin içinde eriyip, arkasından çevrilen dolaplar ile, kurulan komplolarla iktidardan indirildi. 
Yağmur var İstanbulda, her yer ıslak. Ayağında botu olmayanlar ve onları düşünenler için matem zamanı. Çümkü, "Umudumuz Karaoğlan" artık yok.
Bu çıkarımları yapıp, bunları Türk kamuoyuna pazarlamaya çalışanlar, acaba Türk halkını aptal mı sanıyorlar? Değerli dostlar, son 15 gün içinde, İtalya’da ABD tarafından düzenlenen Amerikalı senatörlerin, AB’li milletvekillerinin ve onların deyimiyle “Atlantik’in iki tarafındaki etkinlerin” katılımıyla gerçekleştirilen bir toplantıdan başlayarak Avrupa’daki Türklerin mahalle arasında düzenlediği konuşmalara kadar, birçok oluşuma fiilen katıldım. Bu katılımım sırasında; gerek Amerikalı-Avrupalı katılımcıların söylemlerinden gerekse Almanya’da Türklere yönelik tamamen insan haklarına aykırı Alman hükümetinin girişimlerinden, net bir sonuç çıkardım: Türkiye’nin AB üyesi olması gibi bir proje yok! Evet, masada bir proje var ama bu bizim algıladığımız var olan yapı ile birleşme değil. Peki bugüne kadar böyle bir proje gerçekten oldu mu? Hiçbir zaman olmadı. Olmadı ama “Türkiye’ye bir yararı olur” noktasından olaya yaklaşarak “elimizde pazarlanabilir bir tez olsun” diyerek sesimizi çıkarmadık. Sessiz kalmaya devam edemez miyiz? Ben detayları aktarayım, sessiz kalıp kalmamaya siz karar verin. Eğer Almanya’daki Türklerin camilerine kamera konmaya teşebbüs ediliyorsa bazı eyaletlerde meclis kararı ile okul bahçelerindeki Türk çocuklarının anadilde konuşma hakkı polis zoruyla ellerinden alınıyorsa, Türkiye’nin bölünmüş-parçalanmış yeni haritaları AB’li ve ABD’li siyasetçiler, bürokratlar, gazeteciler tarafından cepte dolaştırılıp artık uluslararası toplantılarda korkmadan dile getirilebiliyorsa ve bunları görmezden gelen Türk hükümetinin bakanı hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi “AB ile ipler kopmasın” diye Rumları Kıbrıs olarak kısmi tescil etme peşinde koşuyorsa; bu millet, bu gidişe bu hükümete rağmen “dur” deme noktasına gelir. Daha da açık söylemek gerekirse; Abdullah Gül’ün Brüksel’e gidip “makro veya mikro” yeni bir planı kabul etmesi “Rumlara geçici formüllerle limanları” açma yolunda adımlar atması Türk halkı için hiçbir şey ifade etmez. İstanbul yönetimi “her türlü anlaşmaya” imza atar, Samsun’a çıkanlar arkasına Türk halkını da alarak, gerektiğinde o imzayı tanımazlar. Aynısı daha önce de olmadı mı? Değerli dostlar, bazen "Acaba iyi niyetliler de biz mi yanlış anlıyoruz" diyerek şüpheye düştüğüm dönemler oldu. Ama son bir yılda özellikle uluslararası toplantılara bizzat katıldığım süreçte, böyle bir şüphe kesinlikle aklımın köşesinde dahi kalmadı. AB ve ABD’nin niyetinin; var olan Türkiye Cumhuriyeti’ni AB’ye üye etmek olmadığını, amacın Türkiye’yi kalıba dökerek bölgede yeni bir proje ile ilerlemek olduğunu net bir şekilde anladım. Bunu yaparken, yani bizi ameliyat ederken kullandıkları “narkoz” da Türkiye’nin AB üyeliği. Daha değişik bir benzetmeyle suda yavaş yavaş kaynayan kurbağa dinamiği. Fransa üyeliğe onay verir mi Tesadüfe bakın ki, bir toplantıya gidiyoruz, oraya gelen ABD’nin en büyük gazetesinin Bağdat muhabiri ile ABD’nin en büyük eyaletlerinden birinin senatörü aynı cümlelerle ilk önce “Irak ve Türkiye Kürdistanı” ifadesini kullanıyorlar, daha sonra “serbest Kürdistan projesinden” bahsediyorlar. Tesadüfe bakın ki, ABD’de askeri bir dergide yayımlanan harita da aynı. Tesadüfe bakın ki AB’li parlamenter de aynı duygulara ve bilgilere sahip. Tesadüfe bakın ki Fransa, “Türkler Ermenileri katletti” yasası çıkarıyor, aynı yasa daha da genişletilerek, hatta Süryaniler de eklenerek, Hollanda meclisinde sırada bekliyor. Tesadüfe bakın ki; Almanya, Türk çocuklarının anaokullarını basarak anadilde konuşmalarını engelliyor. Tesadüfe bakın ki; bütün bunlar olurken “Türkler katliam yaptı” diyen adam Nobel alıyor. Daha da büyük tesadüfe bakın ki; Fransa’da yasa geçtikten bir saat sonra bu ödül açıklanıyor ve Fransız TV’leri “Doğruyu yaptık, 'Türkler katliam yaptı' diyen Türk yazara Nobel geldi, Nobel ödüllü yazarları bile bize hak veriyor” diye yayına geçiyorlar. Bu noktada bir not ileteyim: Ben çok karamsarım farz edelim ki; Türkiye bütün süreci tamamladı ve son aşamaya gelindi. Bu noktada üyeliğimiz, üye ülkelerin parlamentolarında oylanacak. Yani “Türkiye katildir” yasasını geçiren Fransız parlamentosu, Türkiye’nin üyeliğine onay verecek! Sonuç 1: Avrupa Birliği projesini “pazarlayabileceğimiz” bir tez olarak ele alıp, “gerçek olmadığını bilip, ona göre davrandığımız sürece devam ettirelim” tezini daha önce sizlerle paylaştım. Hiçbir adım atmadan pazarlamaya devam edebiliyorsak, bu tez hâlâ geçerli olabilir. Yalnız iş artık Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarından vazgeçme noktasına gelmeye başladıysa, Rumlar “Kıbrıs” olarak tescil yoluna girdiyse ve en önemlisi hükümetin “taviz verir” yapısı yüzünden Türk devleti eğildikçe, bırakın üyeliği, AB, oradaki varlığımızı dahi “asimile” etme cüretine kadar işi vardırıyorsa; bu işi bitirme, koparma, “Avrupa’ya yürrü” deme zamanı çoktan gelmiş de geçiyor demektir. Sonuç 2: Avrupa Birliği üyeliği diye bir şey yok. Hiç de olmadı. Olmayan bir şey ancak olmayanların “fedakârlık” diye masaya konarak pazarlanması ile devam ettirilebilir. Bu hükümet olmayan için olanı vererek yıllarca emek, kan ve gözyaşıyla kazandıklarımızı masaya koyarak, yola devam etmeye çalışıyor. Son söz: Türkiye’nin AB üyeliği “karanlık bir odada kara kedi aramaktan” ibaret. Bir de kara kedi olmayınca, işler daha da zor.
(Yiğit Bulut'un 17.10.06 tarihinde Referans Gazetesi'nde yayınlanan yazısı)
Abdullah Gül’ün “troyka temasları”yla ilgili yapılan TV yorumlarını dinleyip, yazılan yazıları okuyunca, kendi kendime soruyorum: Acaba bende algılama zorluğu mu var?
Neymiş efendim; yol kazası olmasın diye ara formüller bulunmuş, iki tarafı da mutlu edecek çözümler ortaya konmuş, tren raydan çıkmadan bu seneyi de atlatacakmış!
Etiketler genel
Beklemek,
Süresizce beklemek.
Nerede neyin sonlanacağını,
Neyin başlayacağını bilemeden.
Şuursuzca,
Sabırla...
Bekledikçe uzaklaşmak,
Uzaklaştıkça yakınlaşmak.
İşkence tadı var bunda.
Çok uzaklardan gelmişçesine
Tanımadık ve yabancı.
Eziliyorum her geçen gün,
Yeni bir ben çıkıyor benden
Toprakla buluşan, elleri toprak kokan
Üstü başı kir pas.
Ve acı tabii ki.
Odaklandığı nokta tüm işkencelerin.
Varolma savaşına dönüyor bu sevda;
Kan gölü topraklarda bir cenk...
Yine de vazgeçmemek;
Belki de yapılabileceklerin en erdemlisi.
Her yeni güne doğan güneş ile beraber
Aynı sızı, aynı elem...
Ve aynı umudu kaybetmeden
Alabildiğine özgür,
Alabildiğine pervasız.
Etiketler şiir
| Yalnızlık, yaşamda bir an, Hep yeniden başlayan.. Dışından anlaşılmaz. Ya da kocaman bir yalan, Kovdukça kovalayan.. Paylaşılmaz. Bir düşün'de beni sana ayıran Yalnızlık paylaşılmaz Paylaşılsa yalnızlık olmaz. |
Özdemir Asaf |
Etiketler şiir