Biz, Siz, Onlar

Bu blog açıldığından beri (Ağustos 06) kendimle ilgili bir yazı neredeyse hiç yazmadım. Bunun nedenini bilmiyorum, belki kendimden bahsetmekten pek hoşlanmıyorumdur, belki de bir sebebi yoktur, çok kurcalamayalım. Ama bu yazı mevcut gerçeğe ters düşecek şekilde direk benden bahsediyor.

Karlı bir kış günü sabahın saat beşinde dünyaya gözlerimi açmışım. (yalan, bebekler doğduklarında gözlerini açarlar mı hiç?) Neyse bu kadar geriye gitmeyeceğim, sadece nereden başlayacağımı bilmiyorum, klasik bir giriş olsun dedim.

Genel

Son zamanlarda, ilgimi çeken bir konu üzerine yazdığım yazıyı tamamlamak için uğraşıyorum. “Geri Sayım”. Sanılanın aksine, (en azından benim zannımın aksine) İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika ile beraber Japonya, Almanya ve Sovyetler de nükleer bomba yapımı ile uğraşmaktaydı. Japonya ve Almanya savaş bitmeden hemen önce hedeflerine oldukça yaklaşmışlardı ama başaramadılar. Almanya teslim oluncaya kadar çalışmalarını sürdürdü, Japonya teslim olduktan sonra bile bomba denemesi yaptı, Sovyetler, ajanları ile neredeyse hiçbirşey yapmadan hazır bilgilere kondu. Geri Sayım'da bunları anlatmayı hedefledim ancak blog-dışı uğraşlar ve ele alınan konunun gittikçe derinleşmesi nedeni ile bir türlü bitiremedim. Fakat pes etmek yok, en geç iki hafta içinde yazıyı tamamlamayı umuyorum, planlıyorum.

Bunun dışında Analitik Mekanik, nam-ı diğer “PHYS 302” dersi de zamanımı tüketenler arasında. Metin Arık'ın verdiği bu ders, son dönemlerde aldığım diğer fizik dersleri gibi anlaşılmaz, anlaşılsa da yapılmaz kıvamında. Fakat şu da bir gerçek ki, sınavı beklediğimden iyi geçti, en azında 2 soru yapabildim. (toplam 5 soru vardı) Diğer sınavı Mayıs başında, henüz vakit var, ancak arayı çerez diye tabir edebileceğimiz, zor olmayan fakat uğraştıran dersler doldurmakta. yine de sorun değil, adı üstünde, çerez. Fakat Nisan sonunda Astrofizik sınavı var, onun hakkında bir fikrim yok, bu ders için çok sevdiğim bir stratejiyi uygulayacağım, “bekle ve gör”, bekleyip göreceğiz.

Bunlarla beraber şu anda bir de programlama dillerinden C'yi öğrenmekteyim, geçtiğimiz günlerde sınavı da oldu ancak acı gerçek şu ki, pek parlak değildi. Tabi ki bu kötü durum için mazeretim var, derleyicilerin uyumsuzluğu, sınav esnasında kodları Microsoft Visula C++ da yazdım, programımı başarıyla çalıştırdım ancak sınav için online derleyiciye koyduğumda hata verdi. Dolayısıyla benim programım çalışmamış sayıldı. Ama aynı derleyicinin bir önceki sürümü ile bir sonraki sürümü arasında bile uyumsuzluklar baş gösterirken Visual'da yaptığımın online derleyicide çalışmamasında benim ne suçum olabilir ki? Dökülmüş saçlarının hakkını veren hoca Tuna Tuğcu'nun buna cevabı; “kodlarınızı standart C'de yazın!” İnsanın ilk tepkisi “zaten standartını yazıyouz, başka nesini yazalım?” oluyor lakin öyle değil. Standart C için önerilen kitap Dennis Ritchie nin (Kernigan ile beraber yazdığı) C kitabı. Ritchie, C'yi yazan adam, mühim bir şahsiyet, kitabını alıp incelemek gerek.

C dışında bir de PHP var, üzerinde düşünülmeyi bekleyen. PHP 4 den PHP 5 e geçildi, PHP yeni özellikler kazandı, bunların keşfedilmesi için kaynak “ PHP5, Apache, MYSQL Web Development” adlı 5 kişinin ortaklaşa yazdığı kalın (800 sf) bir kitap. Bu kitabı incelemeye ve hatim etmeye başlıyorum ve internetten indirdiğim onca döküman ve 1 yıldan fazla süredir kullandığım Mehmet Şamlı'nın kitabına kıyasla oldukça derin bir kitap. Umarım btirebilirim. Çünkü başlayıp da bitiremediğim hali hazırda bir şey var, gencsimurg.110mb.com. Aslında bitti sayılır, sadece arşiv bölümü yok Birkaç saatlik bir çalışmayla o da biter ancak bir türlü zaman ayırıp da başına oturamıyorum. Bir de aklımda yeni bir site projesi var (aslında 4 tane...) eski adı ile “Jobo” (bilenler bilir ama galiba birkaç kişi...) gençsimurg bitmediğinden ona da bşlayamıyorum. Pisikolojik bir durum. (Pisikolojik deyince de Oktay Sinanoğlu'nu hatırlıyorum. “Yurt dışında pisikolojik derseniz kediler üzerinize atlar” der kendisi ve kelimenin türkçesinin Ruhbilim olduğunu söyler. Doğrudur, haklıdır, kelimenin orjinali zaten “saykolojik” diye okunur, bizimkiler ise pisi pisi diye okumuşlar. )

Yol

Benim gibi günde 3 saaten fazla 5 saatten az bir vakdini yollarda geçiren biri için zaman çok kıymetli olur, boşa harcanan vakdinizin olmamasını istersiniz ama kabul edilmesi gereken gerçek şudur; “zamanın yetmemesi diye bir şey yoktur, zamanın iyi idare edilememesi diye bir şey vardır!” tamamen katılıyorum (zaten benim sözüm :) )

Dizi

Geri kalan zamanımın bir kısmını ise şu anda “Stargate Atlantis” dizisi alıyor. Şu anda Amerika'da 3. sezonu bitmek üzere olan dizinin ben 2. sezonun yarıladım sayılır ve insan bu filmi izleyince şunu sormadan edemiyor, “adamlar” bu filmi dzi niyetine mi çekiyorlar? ben cevabını vereyim, evet dizi olarak çekiyorlar ve ülkemizdeki dziler ile tabi ki kıyaslanamaz, hem hikaye hem bütçe hem de efektler açısından. Bir ara “Lost “ beni böylesine etkilemişti ama Atlantis'in Lost'dan daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Bu arada göz ardı edilemeyecek bir olgu hayatımıza giriyor, ülkede yayınlanmayan diziler de kendisine izleyici kitlesi ediniyor ve bu anlamda divx, kendine ait bir populasyonu oluşturuyor. Şöyle ki; birileri televizyonda izledikleri diziyi sabit disklerine kaydediyor, birileri bunu sıkıştııp divx haline getiriyor, birileri bu divx'i internete aktarıyor, başka birileri ingilizce altyazı hazırlıyor, birileri bu altyazıyı türkçeye çeviriyor, birileri de filmi internetten indiriyor, CD'ye yazıyor, kimileri bu CD'leri satıyor, bazıları da aldıkları bu CD'leri arkadaşları ile paylaşıyor ve Stargate Atlantis bana ulaşıyor. Arkasında muazzam bir topluluk var, işte bu paylaşma kültürü. Bu çağın insanları izliyorlar, ripliyorlar, paylaşıyorlar. Ben de şu anda Stargate'i izliyorum, henüz Lost'un 3. sezonuna başlamadım, onu sıraya aldım, bir de elimde “Heroes” var ama ona ne zaman sıra gelir, bilmiyorum.

Küreselleşen dünyada yerel olanların önemini yitirdiği buradan bile belli oluyor, yerli diziler belli ölçülerde geri plana itiliyor, kültür tekelleşiyor. Ancak benim yine de izlediğim yerli diziler var “Sağır Oda” zaten kalitesini hemen belli eden bir filmdi, İkinci Dünya Savaşı” sırasında kaybolan Nazi altınlarının yanı sıra güncel konulara da değinen, perde arkasındaki olayları açıklamaya çalışan kaliteli bir yapım ve bu satırları okuyan herkese tavsiye edebileceğim bir dizi. En son bölümünde kahramanlarımız Kuzey Irak'a gitmişti, bir sonraki bölümünü bekliyoruz, bakalım ne olacak. Bir de yaprak dökümü var ama onu da son 3 haftadır izleyemedim, zaten olaylar çok yavaş geliştiği için pek mühim değil, bir daha ne zaman baksam çok şey kaçırmamış olacağım.

Film

Benim gibi başlayan bir şeyin hemen bitmesini istemeyen biri için dizi filmler ilgi çekici oluyor ancak sinema filmleri de göz ardı edilmemeli. En son bilmemkaç ıspartalıyı izledim, yapaylığı göze batmayan bu film dijital teknolojinin sağladığı imkanlar sayesinde en olmadık sahneleri gösterebiliyor ancak İran elçisinin yaptığı açıklama gibi, Türkler bu filmi protesto etmeli. Tüm dünyanın ilgiyle izlediği bir filmde komşusu olan halkın kötü gösterilmesini sineye çekmemeli. Bu arada filmin Yunanistan'da kapalı gişe oynadığını belirtmekte yarar var. Benim aklıma ise bu esnada Kazım Mirşan geliyor, tanınmış bir tarih araştırmacısı. Yunanlıların kendi temellerini dayandırdığı Etrüks uygarlığının Sümerlerin mirası olduğunu ve sümerlerin de Türk olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bizim gibi okuduğu tüm tarih kitapları “batı” tarafından yazılmışar için ilk bakışta uygunsuz gözüklemekte ancak ömrünü araştırmalarına adamış bir insanın sözlerinin üzerine bu kadar kolay ahkam kesmek doğru değil.

Şu anda İstanbul'da film festivali var ve gösterimdeki filmlerden bir kaçına gitmek kısa dönemdeki hedeflerim arasında. bu cuma ve önümüzdeki cuma bilet bulabilirsem gitmeyi düşünüyorum, iki hafta sürecek olan, onlarca filmin gösterileceği ve sabah seanslarının 2,5 ytl olduğu filmleri izlememek için çok büyük mazeretinizin olması gerekiyor.

Diğer

“Özel hayat”ım ise inişli çıkışlı. (aslında hep inişli, çıkışını pek göremedim, deyim böyle diye kullandım :) ) yazılacak çok şey var ama Osman Pamukoğlu'nun da dediği gibi şiirler bu konuda fazla söze yer bırakmıyor.

Bunlarla beraber benim için vazgeçilmez olan (vazgeçilebilir be, abarttım biraz) koşmaya da ayrı bir yer ayırmamız gerekiyor. Vakit buldukça ve belli bir düzeni kurmaya/korumaya çalışarak kendimi piste atıyorum. Turuncu zemin üzerinde beyaz çizgilerin akıp gitmesi, işte bu beni rahatlatıyor. (Şimdilik) 2 km. den sonra ayaklarının seni taşıyamayacak gibi olması, kalbin son derece hızlı şekilde çarpması, nefes nefes'e kalmak ve tüm reddedilmişlikleri bir kenara bırakıp sadece nefes almayı düşünerek kafanızı boşaltmanız ile koşu, benim için ayrı bir yere sahip.

Herkes gibi müzik de hayatımda önemli bir yere sahip. Hatta bazen hayatımı bir fon müziği eşliğinde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Son dönemde sıkça dinlediğim şarkı Cem Karaca'dan “Deniz Üstü Köpürür Ne de güzel söylüyor, “Benim bu cihana gelişim, bir güzelden ötürü / Benim de bu cihandan gidişim, memleket sevdasından...” Volkan Konak'dan “dertliyim kederliyim” şarkısı da her zaman derinden etkiler beni. Galdyatör film müziklerinden “Sorrow” ve “Elysium” da favorilerim arasındadır. Natacha Atlas'dan “Light of Life” tavsiye edeceklerimdendir. Sağır oda müzklerinden “Kafkas Türküsü” de güzeldir. Mahsun Kırmızıgül'den “Nemrud'un Kızı” da bu listeye eklenmelidir. Bon jovi ve Yavuz Bingöl favori sanatçılarımdandır. Ama son Birkaç gündür ferhat Göçer'in son albümü “yolun açık olsun” u dinliyorum, özellikle Cennet, yolun açık olsun ve Kadıköy şarkılarından çok etkilendim. Ayrıca Mercan Dede'den “Souflle”da belirtmeliyim. (şu anda aklıma gelmeyen şarkılardan özür diliyorum. )

Kitaplara gelirsek, şu anda hali hazırda okuduğum ve yarım kalmış olan “İsrail'in Kuruluşu ve Bölgesel Etkileri” kitabını bitirmek hedefim. %70 i bitmiş bir kitap, 2 aydan fazla bir süredir elimde sakız oldu, bir türlü oturup okuyacak vakit blamıyorum. Bununla beraber Cumhuriyet'in eki Strateji de hafta boyunca elimden düşmüyor (ya da sakız oluyor) Jeopolitik de kaliteli yayınlar arasında (son sayısını ise almadım laf aramızda) Byte'ı da takip etmenizi öneriririm. İnternet sitesi olan gazetelerin bazılarını da takip etmeye çalışıyorum. Ancak Murat Yetkin'i özellikle izleme gayretim var. (bir de tabi ki Serdar Kuzuloğlu)

Sonuç

Ve sonuç. Bitişi iyi bir haber ile yapayım, Annemin hastalığında ilerleme yok, birdahaki kontroller Mayıs sonunda.

İlk defa bir yazıyı nasıl bitireyim sıkıntısına girmeden bitiriyorum. Aha bitti........

0 Comments:

Post a Comment




 

Copyright 2006| Blogger Templates by GeckoandFly modified and converted to Blogger Beta by Blogcrowds.
No part of the content or the blog may be reproduced without prior written permission.